<?xml version="1.0" encoding="iso-8859-9" ?>
<rss version="2.0">
<channel>
	<title>Tasavvuf</title>
	<description></description>
	<link>http://karakelam.com/kelam/index.php</link>
	<pubDate>Mon, 06 Sep 2010 11:44:47 +0300</pubDate>
	<ttl>120</ttl>
	<item>
		<title>Tasavvufa İlgi Ve Yeni Elitizm Arayışı</title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4800</link>
		<description><![CDATA[Hani bir veli henüz diktiği gömleği aynı yerden söker tekrar dikmeye başlarmış...<br />Bir daha, bir daha...<br />Ne yapıyorsun, diye sormuşlar.<br />Cevaplamış...<br /><b>"Nefsim beni meşgul etmeden, ben onu meşgul etmeye bakıyorum."</b><br />***<br /><br />Yazıma neden böyle girdim?<br />Çünkü son zamanlarda tasavvufa duyulan ilginin artışıyla medyada da sık sık lafı edilen <b>"nefs muhasebesi ve mücadelesi" </b>kolay şey değildir.<br />Bu işe girişmek, <b>hakkında kitap okumaya, konferans dinlemeye, hikâyesini öğrenmeye ve hayalini kurmaya</b> benzemez.<br />Çünkü kadim geleneklerin ve dinlerin <b>"nefs"</b> diye adlandırdığı şey bu dünyadaki varlığımızın orta direğidir; <b>"benlik"</b>tir.<br />Belki işte böyledir özü...<br />Veliler bile yenemez de, anca meşgul eder nefsini!<br />***<br /><br />Ya <b>o velileri ve hatta bütün bilgelik geleneklerini</b> kendi nefsine <b>süs</b> yapmak isteyenlere ne demeli?<br />Son zamanlarda...<br /><b>Tasavvufa ilgi duyan ve böyle mahfillere girip çıkan</b> kimi dostlara bakıyorum.<br />Bu türden ilgileriyle tanınan, toplumda öne çıkmış bazı kişilere bakıyorum.<br />Düzenleri hiç bozulmasın istiyorlar, o ayrı da...<br />Daha sakin ve mütevazı bir duruş yerine sanki <b>daha gösterişli ve göstermeci bir hal</b> içine giriyorlar! O çok tuhaf!<br />***<br /><br />Yeni Aktüel dergisinin kapak dosyasını oluşturan <b>"Tasavvufun dönüşü muhteşem oldu"</b> başlıklı yazıyı okurken yukarıda anlattığım düşünceler ve izlenimler yeniden zihnime üşüştü.<br />Dosyayı hazırlayan Birol Biçer ve konuştuğu kişiler tasavvufa duyulan ilgide modern insanın manevi arayışının büyük rol oynadığını söylüyorlar. Haklılar.<br />Pozitivist eğitimin kalbimizin derin sesini susturamayışını eklemek gerek buna...<br />Kuşkusuz İslam'ın siyasi ve selefi yorumlarının son yıllarda insanlarda yarattığı yorgunluğun da bir etkisi var.<br />***<br /><br />Tasavvufa yoğun ilgide ben biraz da...<br />Nasıl desem, dilim de varmıyor ama yeni bir elitizm arayışı seziyorum.<br />Toplumumuzun üst sınıflarında harıl harıl <b>aile soyağacında bir mutasavvıf bulma çabası var.</b><br />Geriye gidip buldukları akrabaları da zamanında bir lokma bir hırka yaşamışlar. Malın mülkün değil, hakikat aşkının peşinden gitmişler.<br />Oysa şimdiki kuşaklara bakıyorum.<br />Ortadaki durum şu...<br />Zenginliklerine, itibar ve güç üstünlüklerine bir de büyük büyük dedemizin "yol"unu katabilir miyiz, çabasındalar!<br />***<br /><br />Ah! Bir de tasavvuf çevrelerini kullanarak şu çocukça gösterişe kapılanlar var: "<b>Benim tanıştığım, gidip danıştığım, çevresinden istifade ettiğim büyüklerim var ya... senin var mı?"</b><br />Neyse...<br />Geçilecek herhalde bu aşamalar da...<br />Yol yürüye yürüye öğrenilecek.<br />Zaten...<br />Hani o sufi...<br />Durmadan tespih çekiyormuş da...<br />Ne arıyorsun, demişler de, cevaplamış:<br /><b>"Gafletimi arıyorum."</b><br /><br />Haşmet BABAOĞLU<br /><br />Kaynak: <a href="http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/babaoglu/2010/01/28/tasavvufa_ilgi_ve_yeni_elitizm_arayisi" target="_blank">http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/babaoglu/...elitizm_arayisi</a>]]></description>
		<pubDate>Mon, 29 Mar 2010 20:16:13 +0300</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4800</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Aşk Rubaileri / Mevlana</title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4615</link>
		<description><![CDATA[<!--sizeo:3--><span style="font-size:12pt;line-height:100%"><!--/sizeo--><!--coloro:#708090--><span style="color:#708090"><!--/coloro-->Aklın gücü, cennetteki sırlarla ulu:<br />Aşktan deliren, akıllıdır, sağduyulu. <br />Sevdaya kapılmış yüreğin zorlu yolu,<br />Görkemli yabancılıkla, özlemle dolu.<br /><br />*******<br /><br />Gitsin, güzelim, hepsi de, tek sen gitme.<br />Ey dost, ey gam ortağı-bizden gitme.<br />Ey gülbeşeker, şarap koy, iç, doldur, gül.<br />Dünya süsü saki, allasen gitme.<br /><br />*******<br /><br />Bir gün şu çiçekli dal, dolar meyvayla;<br />Bir gün döner istek adlı şahin, avla...<br />Aşk imgesi, şimdi, bir gelip gitse bile,<br />Bir gün gelir... artık hiç gitmez-asla!<br /><br />*******<br /><br />Bir tane canım var ama, yüz bin bedenim.<br />Can neymiş? Neymiş ki beden? İşte ben&#8217;im.<br />Bir başkası var ya: işte ben, ben! O, beni<br />Sevsin diye bir başkası oldum kendim.<br /><br />*******<br /><br />Cennet gelecek, derler, içersin bade,<br />Çevrende gülüp oynar huriler de...<br />Madem sonumuz bu, şimdiden hem içeriz,<br />Hem ellerimiz sevgilinin üzerinde.<br /><br />*******<br /><br />Biz aşkta reziliz: Bize hep yanlışlar,<br />Sarhoşluk, cinnet ve günah yazmışlar.<br />Sensin yaşamak, amaç, zaman sen-bu budur;<br />Ey dost, madem sen varsın, her şey var.<br /><br />*******<br /><br />Ben aşıkım aşka; aşk da sevdalı bana. <br />Aşık tene can-ten ise sevdalı cana.<br />Bazen dolarım boynuna ben kollarımı,<br />Bazen de sürükler beni canan yanına.<br /><br />*******<br /><br />Ben, işte dağım: sesim sözüm sevglimin.<br />Ben, işte resim: ressamı sensin resmin.<br />Benden geliyor sanma bu sözler-asla:<br />Ses, işte, anahtarla açılmış kilidin.<br /><br />*******<br /><br />Aşk, özge ateştir: ısınır onda ayaz;<br />Yandıkça o, taşlar yumuşar, sert kalamaz.<br />Varsın aşık günaha girsin, hoş gör:<br />Sevda şarabından içmiş-arlanmaz.<br /><br />*******<br /><br />Dön aşkın çevresinde: gün işte bu gün.<br />Dön. Dön. Çılgın kalbini yermez dönüşün.<br />Yangınla sınav-ölüm kalım-özge savaş:<br />Vuslat bu, kucaklaşma, zifaf, mutlu düğün.<br /><br />*******<br /><br />"Aşk bir kuru ses," derler.-Sunturlu yalan.<br />"Aşk umdun,"derler, "buldun, var oyalan."<br />Bizlerde saadet hep can içre olur...<br />"Cennet yedi kat arşta" mı derler? Bu yalan.<br /><br />*******<br /><br />Aşkın gönlümle cenkleşirken-tam o an-<br />Çırçıplak, yalnayak kaçıp gitti bu can.<br />Kim bende akıl var sanmaktaysa deli...<br />Benden sakınan: işte odur aklı olan.<br /><!--colorc--></span><!--/colorc--><!--sizec--></span><!--/sizec-->]]></description>
		<pubDate>Wed, 23 Sep 2009 23:33:01 +0300</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4615</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Bir Tasavvuf Sohbeti</title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4335</link>
		<description><![CDATA[<b>SORU:</b> <i>Metin bey, gördüğümüz âlemden, varlıktan bahseder misiniz?</i> <br /><br />    <b>YANIT:</b> Öncelikle, gördüğümüz âlemden söz edelim isterseniz: <b>"Gördüğümüz âlem" </b>dendiğinde, duyularımızla tanık olduğumuz bir âlemden  söz etmiş oluyoruz; eş deyişle duyumsadığımız âlemden.<br /><br />Bilindiği gibi, çevremizdeki nesnel ortam, beş duyumuz aracılığı ile  beynimize ulaşır yâni, gelen uyarılar duyularımız tarafından  biçimlenerek beynimize gelirler. Biz çevremizi görüyor, duyuyor,  dokunuyor vb. dediğimizde, duyularımızla biçimlenmiş çevreyi görüyor ve  duyuyoruz demiş oluyoruz. Bu durum bizi şaşırtıcı bir gerçekliğe  götürür: Doğada renk yoktur, yalnızca nesnelerden yansıyan ışık  dalgaları vardır. Bu dalgalar, gözümüzün görme yetisiyle biçimlenerek  beynimizde renk olarak algılanırlar. Buna benzer olarak, doğada ses de  yoktur, yalnızca ses dalgaları vardır ve bu dalgalar kulağımızla  buluşunca ve beynimizce algılanınca ses hâline gelirler. Bu diğer  duyularımız için de geçerlidir. Bunun anlamı şudur: İnsan, çevresini  görüp duymakta hem duyularına borçludur hem de onlar tarafından  sınırlanmakta, koşullanmaktadır. Örneğin, eğer gözümüz <b>"x-ışınlarını"  </b>doğrudan algılayabilseydi, insanları iskelet olarak görecektik. Ya da,  eğer <b>"gama-ışınları"</b> ile baksaydık, doğada yalnızca kurşun kütleler  görecektik.<br /><br />  İlim mâlûma tâbîdir denir, bilirsiniz. Âlem de <b>"bilinen-evren"</b> ya da  daha doğru deyişle, <b>"bilgi-dünyamız"</b> anlamına gelir. Peki bu <b>"âlem"</b>in,  (bilinen-dünya) tanığı nedir? Duyularımız değil mi? Tasavvûf  terminolojisi (ıstılah) ile söyleyecek olursak, bu, şehadetin <b>"ayn el  yakîn"</b> hâlidir. <br /><br />  Biliyorsunuz, bir de duyu yanılsamaları var. Birçok kez  duyularımızın bizi yanılttığına tanık olmuşuzdur. Bu nedenle, duyu  verilerine dayalı bilgilerimiz ne denli güvenilir bilgilerdir? <br /><br />  İlginç bir şey daha var, o da, duyularımıza çarpan uyarıların duyu  organlarımızda <b>"elektrik-akımları"</b>na dönüşerek beynimize ulaşmasıdır.  Fotonlar gözümüzün iris tabakası üzerine çarparak elektrik akımı  oluşturur. Aynı biçimde, kulak zarımıza gelen titreşimler de elektrik  akımlarına dönüşerek beynimize ulaşır. Koku, tad ve dokunma da  böyledir. Başka bir deyişle, farklı duyularımıza gelen ayrı ayrı  uyarılar, <b>"aynı-ortam"</b>a (elektro-manyetik ortam), <b>"iletişim-birimleri"  </b>(information-data) olarak yüklenirler ve sinirler aracılığıyla  beynimize ulaşırlar. <br /><br />  Beyin ortamı ise <b>"saltık-karanlık"</b> ve <b>"saltık-sessizlik"</b> ortamıdır.  Yâni, beynin içinde ışık ve ses bulunmaz ama, görme ve işitme bu  ortamda gerçekleşir. <br /><br />  Bütün bunlardan şu sonuca ulaşırız: Duyumsadığımız çevre, beynimizin  algılama ve biçimlendirmesiyle bilinir, eş deyişle <b>"âlem"</b>e dönüşür. Bu  nedenle, âlemin rûhu <b>"insan"</b>dır denmiştir, çünkü, bir kez daha  yineleyecek olursak, doğayı, çevreyi, evreni <b>"âlem"</b>e çeviren ve onu  anlamlı kılan, <b>"insan"</b>dır. <br /><br />  Anlam verme işi ise beynin değil, aklın işidir. Akıl işi başka bir âlem. <br /><br />  Şimdi gelelim gördüğümüz (duyumsadığımız) âlemin <b>"varlığı"</b> sorununa:  Genellikle duyumsadığımız şeylerin varlığından kuşku duymayız, çünkü  duyularımız, uyarılara bağlı olarak, onu uyaran nesnelere tanıklık  etmektedir. Ancak, duyularımız, <b>"şimdi ve burada" </b>olana ve uyarıldığı  sürece tanıklık edebilir. Bu ise bir filmin durdurulup bir karesine  bakmaya benzer. Bu kare tek başına ne anlam taşır? Onun anlamı, ancak,  filmin bütünü, hareketi ve öğelerinin bir biriyle olan ilişkisinde  olanaklıdır. Aynı biçimde, doğada ve çevrede her şey bir biriyle ilişki  içinde ve sürekli hareket hâlindedir. O hâlde, tek bir şeyin, şimdi ve  buradaki algısının ne anlamı vardır? <br /><br />  Bir şeyin var olması, onun görünüşe çıkıp sonra ortadan kalkmasıyla  nasıl bağdaşır? Evrende hiç bir şey kendini tekrarlamaz, sürekli olarak  yeni varoluşlarla karşı karşıyayız (O her an bir şen&#8217;dedir). Peki o  zaman, var olmanın gerçekliği nedir? <br /><br />  Her varolan, belli bir <b>"zaman-mekân"</b> içinde ve belli ilişkiler  altında vardır. Ayrıca, birbirlerine nedensellik bağlarıyla  bağlıdırlar. Evren, ilişkiler bütünüdür (Rabbül Âlemin). Zaman, mevcûda  aittir ve mevcûd&#8217;daki değişimleri gösterir. Varlık için zaman değil <b>"ân"</b> vardır. Bir küreyi model olarak düşünürsek, kürenin merkezi <b>"ân"</b>,  çeperi ise <b>"zaman"</b>dır (merkezde tek nokta, çeperde nokta çokluğu). <br /><br />  Varlıkla ilgili en temel sorun, varolmanın nedenselliği sorunudur.  Bir başka deyişle, <b>"varolan herhangi bir şeyi varoluşa getiren nedir?"</b>  sorusuna yanıt aramaktır.<br />  Evrende ilişkisiz ve hareketsiz hiçbir nesne yoktur. Bunun anlamı, her  varolanın belli bir ilişki, devinim ve süreçte varolduğudur. <br /><br />  Bir nesnenin ilişkileri çoktur ama onun varoluş ilişkisi en temel  ilişkidir. Varoluş ilişkisini bulmak için bir nesneyi tüm  ilişkilerinden soymak gerekir (tenzih). Bu ise nesneyi ortadan kaldırma  girişimidir (la ilâhe). Bu olanaksız bir iştir çünkü, varoluş  ilişkisine ulaştığımızda o nesne başka bir varoluşa dönüşür (illâllah).  Peki ne değişir? Biz ancak bir nesnenin görünüşünü (belirişini) ortadan  kaldırabiliriz, varlığını değil. Bütün dönüşümlerde<b> "varlık" </b>kendini  sürdürür (Vahdet-i Vücûd). Bu durum fizik biliminde enerjinin sakınımı  ilkesi olarak söylenir. Elektrik, ısı, ışık, madde, potansiyel ve  kinetik enerjiler birbirine dönüşürler, işte bütün bu dönüşümlerde  kendini sürdüren varlıktır. Ama, biz varolanları duyumsadığımız gibi, <b>"Varlığı" </b>duyumsayamayız. Onu ancak akılla biliriz, ama, cüz&#8217;î akılla  değil, küllî akılla. Küllî akıl Hakk&#8217;tır, ancak, Hakk kendini bilir, ya  da kendini bilen Hakk&#8217;tır. <br /><br />    Fâni efendi : <i>"Cümleyi bir noktada görmek dilersen şüphesiz, Kâmile hoşça nazar kıl, gördüğün Rahmân olur"</i> demiştir. <br /><br />  Varolan her şey sonludur (fânî&#8217;dir), sonlu olan her şey ise ortadan  kalkacaktır (küllü men aleyha fan). Ancak, Varlık sonsuzdur ve  kalıcıdır (bâkî&#8217;dir). Varolan her şeyin varoluş nedeni kendi  dışındadır, o da Varlık&#8217;tır. Varlığın nedeni ise kendindedir (Samed).  Nedeni kendinde olduğu için Varlık, başka bir varlıktan çıkmaz ve ondan  da başka bir varlık (varoluş değil) çıkmaz (lem yelid ve lem yûled). <br /><br />  Varlık, bütün varolanları kapsar, her şey (her beliriş) ondan, onda ve onun yoluyla vardır. <br /><br />        Hilmi Dede Baba: <br /><br /><br /><i>"Her eşya bir harf olmuş, <br />Hem zarf, hem mazrûf olmuş,<br />Acep ilim sarf olmuş,<br />Bir nokta bin söz oldu" </i>demiştir. <br /><br />  Duyular düzeyinde gerçeklikten (realite) söz edilirken, us düzeyinde  hakikâtten (truth) söz edilir. Bu nedenle, gerçek çokluğu karşısında  hakikât tektir. Gerçek, belli bir varlık düzeyi ya da belirli bir  varoluş olarak gerçektir. Hakikât ise, ayrı ayrı gerçeklikleri  birbirine bağlayan, onları birlik ve bütünlük içinde anlamaya yarayan  yasalar dizgesidir. <br /><br />  <b>SORU:<i> </i></b><i>Ferhat sevgilisi Şirin için dağlar delmiş. Dağı da varlık  olarak görürsek, bu dağı nasıl delmiştir. Buradan insanlığa nasıl bir  mesaj veriliyor?</i> <br /><br />  <b>YANIT:</b> Ferhâd ile Şirin öyküsü mitsel bir öyküdür, yâni arketipal,  simgesel ve alegorik bir anlatım içerir. Tıpkı <b>"Âdem ile Havva"</b>, <b>"Yusuf  ile Züleyha"</b>, <b>"Kerem ile Aslı"</b>, <b>"Arzu ile Kamber"</b>, <b>"Leylâ ile Mecnûn"</b>  vb. gibi... <br /><br />  Mitlerde kullanılan sözcükler, sözlük anlamları yanında, örtük  olarak eğretilemeli, simgesel, anlamları da içerirler. Bâzen, bu  yöntem, anlamları saklamak için kullanılır, bâzen de sezgiyi harekete  geçirmek, keşfi açmak için. Bazı mitler ise tasavvûfî mânâlardan  kuruludur -burada olduğu gibi-. <br /><br />  Tasavvûfun kullandığı bu tür mitlerin kökeni İdris Nebî&#8217;ye (Hermes-i  Herâmise; Hermes Trimegistes) dayanır. Bu nedenle tasavvûf, hermetik  geleneğe bağlıdır. <br /><br />  <i>"İdris Nebî hûlle biçer, gezer Allah deyû deyû."</i> -Yunus Emre. (Hûlle: hâl elbisesi). <br /><br />  Bilindiği gibi, simgeler kavramlardan farklı olarak, çoklu anlam  yüklüdürler. Kavramlar, insan anlığı için açık seçik ve  mantıksaldırlar. Buna karşın kavramlar, sezgi&#8217;yi devre dışı bırakırlar.  Simgesel anlatımlar ise, <b>"keşfî-sezgi"</b>yi harekete geçirirler, ancak,  buna karşın anlamları açık seçik değil, buğuludur. <br /><br />  Mitsel anlatımda simge (remz), karşıtların birliğini içerir  (coinsidentia opositorum), bu ise <b>"tevhîd"</b>dir. Mâlûm, kelime-i tevhîd, <b>"lâ ilâhe illâ Allah"</b>, <b>"la"</b> ile <b>"illâ"</b>nın birliği olarak öğretilmiştir,  yâni tevhîd&#8217;in ilkesidir. Tasavvûf ıstılahında Allah, câmiul ezdât  olarak Tevhîd&#8217;dir. Örneğin, Celâl ile Cemâl, Mûdil ile Hâdi, Kahhar ile  Rahman, Evvel ile Ahir, Zâhir ile Bâtın vb.&#8217;nin birliği ve  bütünlüğüdür. <br /><br />  Tasavvûfî mitlerin çözümlenmesi <b>"zevkî"</b>dir, bu nedenle ilmî bir dâva  güdülmez; keşf-i sezgiyi uyandırıp, kişinin zevk ile bilmesine yol  açar, bildiği de kendi olur. <br /><br />  Şimdi gelelim Ferhâd ile Şirinin mitsel öyküsüne: <br /><br />  Ferhâd, bir erkek ismi olarak kullanıldığı hâlde, bu mitsel öyküde  özgün bir deyim niteliğindedir. Şimdi bu deyimi <b>"Fer-Hâd"</b> diye  çözümleyerek işe başlayalım: Tasavvûfta <b>"Fer" </b>deyimi <b>"Asl"</b> ile birlikte <b>"Asl-Fer"</b> kavram çifti olarak kullanılır. Fer, Asl&#8217;ın belirmedeki  sonucu, zuhûr kaydının nihâyetinde büründüğü mâhiyyet&#8217;tir. Asl&#8217;ı Varlık  (Vücûd) olarak alırsak, Fer, varoluş (mevcûd) anlamına gelir. <b>"Hadd"  </b>ise hudûd çizmek, sınırlamak anlamındadır. <b>"Hadd"</b>, Varlık düzeyini  bildirir. Bu bağlamda zevkî olarak,<b> "Ferhâd"</b> Varlığın (Asl),  varoluştaki (mevcûd) son hudûdu, yâni insanı simgeler. Vücûd&#8217;dan  mevcûd&#8217;a gelip <b>"Ferhâd" </b>olan insan, Asl&#8217;ından fâriğ olmuş, Asl&#8217;ıyla  arasına mevcûd&#8217;un perdesi girmiştir. Ayrılık hasretiyle Asl&#8217;ını aramaya  koyulmuştur. Mevcûdiyet perdesi son kertesine (sitre-tül müntehâ) kadar  kalkmazsa, kişi Asl&#8217;ına kavuşamaz. Varlık dağını delmek gerekir.  Ferhâd&#8217;ın kendi mevcûdiyeti kendine perdedir. <br /><br />  Bilindiği gibi Kurân-ı Kerîm&#8217;de <b>"Hadid-sûresi"</b> vardır. Hadid, demir  olarak çevrilmektedir. Bu sözcük, <b>"kuvvetli, hiddetli" </b>demektir.  Tasavvûfta, inzâlin (beliriş) mevcûd&#8217;da karar kılması, kuvvetler  (melk&#8217;ten melek) yoluyladır. Bunun bir mîzan (denge) içinde olduğu  vurgulanmıştır (Hadid-25). <br /><br />  Bir de, Kehf sûresinde, Zülkarneyn bahsinde, iki dağın arasına <b>"Hadid"</b> konularak bir <b>"sedd"</b> oluşturulur. Hadid-97&#8217;de <i>"Artık onu ne  aşabildiler, ne de delebildiler"</i><b> </b>buyurulmuştur. Hadid-98&#8217;de ise, <i>"Rabbimin vaâdi geldiği zaman onu yerle bir eder, kuşkusuz Rabbimin  vaâdi Haktır."</i> İşte, Ferhâd&#8217;ın, vâdesi geldiğinde, benlik dağını  aşk-ateşi ile delmesi tahakkuk etmiştir. Ferhâd, <b>"haddad"</b> yâni  demircidir de. <br /><br />  Benlik dağını delip Şirin (sevimli) olan Asl&#8217;ına kavuşan Ferhâd, aşk  ateşiyle canını verip Ferhat&#8217;a yâni Sevinç&#8217;e dönüşür. Yâni hâddini  aşarak Hakk&#8217;ta erir ve insanlara <b>"feyz" </b>ırmaklarını akıtmaya başlar:  ilm-i ledûn. <br /><br />  <b>SORU:</b> <i>Ölüm, varlık perdesinde yaşayanlar için mi? Âşıkların ölmeyeceğini söyleyenler neyi anlatıyorlar?</i> <br /><br />  <b>YANIT:</b> Adana&#8217;da yaşamış olan (1900-1970), sevgili İsmail Emre&#8217;nin bir doğuşunu anımsadım. <br /><br />        <i>"Ağlar, bu dünyaya gelen,<br />güler, hakikâtı bilen.<br />âşıktır, ölmeden ölen.<br />ne gelen var, ne giden."</i> <br /><br />  Emre'nin bir başka doğuşunda da: <br /><br />        <i>"Ölüm ölüm denen, yoklukmuş meğer,<br />secde eden başlar, yokluğa değer,<br />bütün varlık, ordan gelirmiş meğer,<br />her varın anası, yokluk değil mi?"</i> <br /><br />  Bir başka Ermiş de: <br /><br />      <i>"Âşık&#8217;lar ölmez, yerde çürümez, yanmayan bilmez, âteş-i âşka."</i> demiyor mu? Demek ki, ölümün sırrını bilmek için Aşk ateşine yanmalı, yokluğa ermeli! <br /><br />  <b>Varlık düzeyleri:</b> Cûd, Vücûd, Mevcûd ve Sücûd olarak bir çevrim içindedirler. Cûd&#8217;tan Sücûd&#8217;a bir devri âlem! <br /><br />  Biliyorsunuz, <b>"Her nefs, mevt&#8217;i tadacaktır"</b> buyurulmuştur, <b>"her Rûh"  </b>denmemiştir. Vâdesi geldiğinde, Rûh, Secde&#8217;ye varır, mebdeine döner,  nûra kavuşur (innalillah ve innâ ileyhi râci&#8217;un). Hakikâtte nefs ve rûh  diye ikilik yok, bu deyimler aynı varlığın iki yüzünü göstermek için  kullanılır. Nefs saflaştıkça rûh hâlini alır. Nefsin bidâyeti nefs-i  emmâre, nihâyeti ise nefs-i envâre&#8217;dir. Nefs, emmare, levvame, mülhime,  mutmainne, râziye, marziye aşamalarından geçerek nefs-i envâre&#8217;ye  kavuşur yani Nûr&#8217;a gark olur. <br /><br />  Ölmek yok, vefât etmek var! Vefât, vefâ&#8217;dan gelir, verdiği sözde durmak demektir. Hayvânlar ölür, insanlar vefât eder. <br /><br />  <i>"Âşıklar ölmez, ölen hayvân imiş."</i> <br /><br />  Vefât eden, yâni sözünde duran mevt&#8217;tir. Muhyiddin İhyâ Efendi der  ki:<i> "Rabbim, sen beni bana verdin, ben de kendimi sana veriyorum"</i>. <br /><br />  <b>SORU:</b> <i>Nârın da, Nûrun da, kahrın da, lütfun da hoş karşılandığı seviye nedir?</i> <br /><br />  <b>YANIT:</b> Bilindiği gibi, Tasavvûf söyleminde, <b>"nefs-mertebeleri"</b>  (ego-durumları) vardır. Bu mertebeler yedidir. Beşinci ve altıncı  mertebeler; <b>"Radiye" </b>ve <b>"Mardiyye" </b>dir. Bunlar, dördüncü mertebe olan  Nefs-i Mutma&#8217;inne&#8217;nin (kendinden emin olan nefs) sıfâtlarıdır. Mutma&#8217;in  nefs, reyb (kuşku) den arınmış nefstir. O Rabbinden râzı, Rabbi de  ondan râzı (hoşnut) olmuştur. Bir âyet-i kerimede <i>"Ey kendinden emin  olan nefs, sen Rabbinden râzı, Rabbin de senden râzı olarak Rabbine dön" </i>buyurulmaktadır. İşte, nefsin bu seviyesine lütfu da hoş, kahrı  da hoş denmiştir. <br /><br />  Yûnus Emre, bu makamda, <i>"Ne varlığa sevinirim ne yokluğa yerinirim" </i>demiştir. <br /><br />  <b>SORU:</b> <i>Varlıktan bahsediyoruz, sözü varlıktan sayarsak, <b>"sükût"</b> nedir?</i> <br /><br />  <b>YANIT:</b> Evet, dinî deyimle, "Kün" (ol) sözüyle Varlık oluşmuştur.  Söz, Varlıktandır. İnsan konuşan-varlık&#8217;tır; dili sussa bile beyni  durmadan konuşur; düşünme, konuşmadan başka bir şey değildir. Bilindiği  gibi, düşünme sözcüklerle olanaklıdır. Söz (kelâm; logos), bilinci  oluşturur. <br /><br />  Yuhanna İncili&#8217;nin birinci âyetinde <i>"Kelâm, başlangıçta var idi,  Kelâm Allah nezdinde idi ve Kelâmullah idi"</i> denmiştir. Devâmında ise; <i>"Her şey, onunla oldu ve olmuş olanlardan hiç bir şey onsuz olmadı.  Hayat onda idi ve hayat insanların nûru idi. Nûr, karanlıkta parlar ve  karanlık onu bilmedi." </i>diye söylenmiştir. <br /><br />  Söz, sınırlı varlıktır ve bilinç sözcükler aracılığıyla ancak mevcûdu kavrayabilir. Varlık ise, sınırsız-sonsuz&#8217;dur. <br /><br />  Sükût, sözün bittiği, düşünme ve bilincin aşıldığı, damlanın deryâya kavuştuğu hâl&#8217;dir. <br /><br />  Mevlâna:<i> "Sus söyleme, söz bakışı bulandırır. Varını yoğunu sükût diyârına çek"</i> demiştir. <br /><br />  Niyâzî: <i>"Göz, kulak, dil kapıların, kapatalım bir zaman" </i>demiştir. <br /><br />  Söz ikilikte olur, bilen bilinen ikiliğinde. Bu da mevcûda aittir.  Vücûd&#8217;da ikilik yok ki söz olsun. <b>"Lâ mevcûde illallah" </b>denmiştir.  Yâni, mevcûd örtüsü kalkınca, illallah&#8217;tır, ayrılık kalkar, ikilik  biter, söz biter. Ondan sonrası dile gelmez. <br /><br />  Sükût, lâ ilâhe&#8217;dir, fenâfillah&#8217;tır. <br /><br />  Sükût&#8217;a erenler, varlık zannından kurtulur, Hakk&#8217;tan gayri bir varlığın olmadığını doğrudan deneyimler, keşfederler. <br /><br />  Sükûnet, sekine&#8217;den gelir, o da, gönül rahatlığı demektir. <br /><br />  <b>SORU: </b><i>Soru sormak nedir? Sorular insana ne kazandırır?</i> <br /><br />  <b>YANIT:</b> Habibullah, <i>"Soru ilmin yarısıdır"</i> demiştir, ilim için soru şarttır. <br /><br />  İsmail Emre, <i>"Soru bu yolun feneridir"</i> demiştir. O hâlde, yol  yürünüp bitirilince, soru kalmaz çünkü, yolun sonu Nûr&#8217;dur (Allahû  nûrussemâvati vel ard ), aklın ya da soru fenerinin ışığına gerek  kalmaz. O zaman bir hayret hâli zûhur eder, sonrası bir hayrânlık  hâlidir ki sorma gitsin. <br /><br />  İlmin bidâyeti soru, nihâyeti hayrettir. İrfânın bidâyeti hayret, nihâyeti ise hayrânlıktır. <br /><br />    Niyâzî: <i>"Hayvân nice anlar/Hayrân olan anlar bizi"</i> demiştir. <br /><br />  Hayrânlıkta ne ilim kalır ne irfân! Hayrânlık bizi aşk&#8217;a götürür. <br /><br />  <b>SORU:</b> <i>Maârifetullah kavramını nasıl anlıyorsunuz?</i> <br /><br />  <b>YANIT:</b> Tasavvûfta, <b>"Mûsa ile Şeriat, İsa ile Hakîkât, Muhammed ile Maârifet verildi"</b> denmiştir. <br /><br />  Şeriat, yalnızca <b>"zâhir"</b>e hükmeder, Hakikât yalnızca <b>"bâtın"</b>a;  Maârifet ise zâhir ile bâtını tevhîd eden gerçek irfân bilgisidir. <br /><br />  Yalnız, beceri, hüner anlamına gelen mârifet ile irfândan türetilmiş  bilmek mânâsına maârifet&#8217;i birbirine karıştırmamak gerekir. <br /><br />  Tasavvûfta bilmeyle ilgili üç temel kavram vardır:<b> "Beyân"</b> ile bilme, <b>"Burhan" </b>ile bilme ve <b>"İrfan"</b> ile bilme. <br /><br />  Beyân, vahye dayalı bilme,  <br /><br />  Burhan, akıl yolu (mantık) ile bilme, <br /><br />  İrfân, yaşayarak bilme. <br /><br />  Vahy ile beyân edileni, akıl yolu ile kavramak, burhanî bilgiyi,  Tasavvûf yolu ile yaşantıya geçirerek anlamak ise irfânî bilgiyi  gerektirir. <br /><br />  <b>SORU:</b> <i>Maârifetullahın mertebeleri var mıdır?</i> <br /><br />  <b>YANIT:</b> Elbette, <i>"El elden üstündür, tâ arşa kadar"</i> denmiştir. <br /><br />  <b>SORU:</b> <i>Maârifetullah ve muhabbetullah arasındaki bağlantı nasıldır?</i> <br /><br />    <b>YANIT:</b> <i>"Muhabbetten hâsıl oldu Muhammed,/ Muhammed&#8217;siz muhabbetten ne hâsıl." </i>diye söylenmiştir, bilirsiniz. <br /><br />  Resûl-u Ekrem&#8217;in, Ahmed, Muhammed, Mahmud, Mustafa, Muhtar vb.  isimlerinden önce gelen bir sıfât ismi vardır ki, o da <b>"Habibullah"</b>tır. "<b>Küntü kenzen mahfiyyen, feahbebtu..." </b>diye başlayan bir hadis-i kudsî  vardır, bilirsiniz. Yâni, gizli hazinenin anahtarı <b>"HUBB"</b>dur (sevgi).  Resûl-u ekrem, Mahbûb&#8217;tur. Cenâb-ı Allah seven, O ise sevilendir.  Hatta, O, Allah&#8217;ın sevgisinin (Nûrunun) somutlaşmasıdır. <br /><br />  <b>"Men reani fekat rea&#8217;al Hakka" </b>hadisi ve <b>"Allahû ve melaiketihi  yusellûne alennebî, ya eyyühellezine amenu sellu aleyhi ve sellimu  teslima"</b> âyeti bu sırra işâret eder. <br /><br />  Resûl-u Ekrem&#8217;in dostlarının bir kısmına <b>"Eshâb-ı kirâm"</b>, diğer bir  kısmına da <b>"Eshâb-ı suffa"</b> denir. Tasavvûf bu ikincilerden neşet  etmiştir. <br /><br />  Eshâb, ya da sahâbe, sohbet ehli demektir. Bu sohbet, irfân  sohbetidir. Sohbet sözcüğü, içinde muhabbet olan konuşma anlamına  gelir. Sohbette Resûl-ü Ekrem&#8217;e (insan-ı kâmil) duyulan sevgi, Hakk&#8217;a  duyulan sevgidir ki Hakk&#8217;a vuslat ancak muhabbetle kaabildir. <br /><br />  <b>SORU:</b><i> Yol tevhîd iken, zevklerin, anlayışların, yorumların farklılığı nereden kaynaklanıyor?</i> <br /><br />  <b>YANIT:</b> Yol, varolanların sayısı kadardır. Tevhîd ise İnsan-ı Kâmil noktasıdır. <br /><br />    <i>"</i><i>Ne var yolları ayrı ise, hep her biri bir yol ile gülizâra giderler."</i> <br /><br />  Bir de temrinleri açısından on iki temel yol vardır. Bunun nedeni,  insanların doğuştan taşıdıkları (mazhar oldukları) hâkim <b>"esma-i  sıfât"</b>tır. İnsanların yaşamdaki eğilimleri bu gâlip esma (dominant  karakter) üzeredir. Buna <b>"istidât"</b> denir. İstidâtlar, mizâçları,  mizâçlar da meşrebleri belirler. Tasavvûfta kişi, istidatı, mizâcı ve  meşrebi üzere eğitilir. Örneğin, doğasında içe kapanık bir kişi <b>"zikr-i  hafî" </b>ile, dışa dönük olan da <b>"zikr-i cehrî"</b> ile terbiye edilir. Kimi <b>"hâlvet" </b>ile kimi <b>"celvet"</b> ile vb. <br /><br />  Ancak, tevhîd-noktası İnsan-ı Kâmil&#8217;dir ki, O, tüm mizâçlara  hâkimdir. Zâten İnsan-ı Kâmil, yoldan müstağnidir. O, bütün istidat ve  esmâ-i ilâhînin mazharı olduğundan, her mîzaçtaki kişi kendini onda  bulur ve böylece farklılıklar cem olur. Zâten, yolların amacı da  İnsan-ı Kâmil&#8217;e mülâki olmaktır. <br /><br />  İnsan-ı Kâmil, orkestra şefine benzer! Farklı saz ve seslerden  birlik (vahdet), uyum (armoni; âhenk) üretir yâni, farlılıkları tevhîd  eder. <br /><br />  <b>SORU:</b><i>İnsan, aynı anda farklı düşünceler barındırabiliyor... Şefkat  yanı gibi öfke tarafı da var... Gülü koklarken, menekşeyi  düşünebîliyor... Bize insandan bahseder misiniz?</i> <br /><br />  <b>YANIT:</b> İnsan, varlığın en kâmil mertebesidir, eşref-i mahlukattır.  İnsan, kevn-i kainatın hem mebde&#8217;i hem de me&#8217;ad&#8217;ıdır. Bir başka  deyişle, insan, kâinatın gâyi-illeti&#8217;dir. Bir kutsî hadiste, <b>"levlâke  levlâk, ve ma hâlaktu eflâk"</b> denmiştir. Hattâ, denir ki <b>"Ahad"</b>, "<i>Mim&#8217;i  mastar ile zûhura gelip <b>"Ahmed"</b> oldu ki, bu da İnsan-ı Kâmil  noktasıdır, nokta-i kübra"</i> dır. <br /><br />  Tasavvûfta, <b>"Beşer"</b>, <b>"İnsan"</b>, <b>"Âdem"</b> dizgesi vardır. Beşer, tezkiye  olmamış, aslından haberi olmayan, şerre meyyal, ham ervah insandır ki,  sûreta insan olup daha insanlığını gerçekleştirmemiştir. Beşer, şeriat  (yasa) ile kendi dışından dizginlenir çünkü, kendine mâlik değildir.  Terbiyeye muhtaçtır. <b>"Levlel mürebbi maareftu Rabbi"</b>. <br /><br />  İnsan sözcüğü, <b>"ünsiye</b>" den türetilmiş bir sözcüktür. Buna binâen  insan, <b>"Asl"</b>ına ünsiyet kesbetmiş, İnsan-ı Kâmil&#8217;e mülâki olmuş, <b>"ve  nefahtu min rûhi"</b>ye mazhar olmuş varlıktır. O, nefsine ârif olmak ve  tezkiye ile meşgûldür. <br /><br />  Âdem ise,- her devirde geçerli olmak üzere- tezkiye ile selbî  sıfâtlardan soyunmuş (Âdem sâfiyyullah), kemâl sıfâtları ile donanmış, <b>"Asl"</b>ına rücû etmiş, vahdetin mazharı olan, Kâmil İnsan&#8217;dır. Kemâlât,  Âdem&#8217;den Hatem&#8217;e kadar bir süreçtir. Âdem sâfiyyullah , Nûh necibullah,  İbrahim hâlilullah, Mûsa kelimullah, İsa rûhullah aşamalarından geçerek  Muhammed habibullah ile hitam bulan bir süreç. <br /><br />  <b>SORU:</b> <i>İnsan, kendi özünden, kıymetinden ne kadar haberdar?</i> <br /><br />  <b>YANIT:</b> Bilindiği gibi Kurân-ı Kerîm&#8217;de <b>&#8220;Kadr&#8221;</b> diye bir sûre var.  İnsana kendi kadr-ü kıymetini bildiren bir sûredir ama, irfân ile  okumasını bilene. <br /><br />  Niyâzî Mısrî diyor ki: <i>"Nerden gelip, nereye gittiğin bilmeyen hayvân imiş"</i> <br /><br />  Yine, Niyazî&#8217;den bir doğuş: <br /><br /><br />      <i>"Zât-ı Hakk&#8217;ı anla gör, zât&#8217;ındır senin,<br />hep sıfâtı, hem sıfâtındır senin,<br />sen seni bilmek, necâtındır senin,<br />gayre bakma, sende iste sende bul."</i> <br /><br />  İnsanlık, genel olarak beşer aşamasındadır. Kuşkusuz içinde,  Âlimler, Ârifler, Zârifler, Aşıklar, Kâmiller bulunan bir beşeriyet.  Bunlar, beşeriyet ağacının olgun meyveleridir. Meyvenin olgunluğu,  sâfiyet, irfâniyet ve aşk iledir. <br /><br />  İnsanın insan olması için Hakk&#8217;ı bulması ve her yerde Hakk&#8217;ı görmesi lâzımdır. <br /><br />  Yine Niyâzî&#8217;den bir doğuşla noktalayalım da anlayan anlasın! <br /><br />            <i>"Hüsnünü izhâr eder bunca sıfât,<br />Zâtına (İnsan)ı burhan eylemiş.<br />Hakk&#8217;ı istersen, yürü İnsana bak,<br />(Şems-i Zât), yüzünden rahşan eylemiş<br />Hakk yüzü (İnsan) yüzünden görünür,<br />Zâtın (Rahman), şeklin (İnsan) eylemiş."</i> <br /><br />  <b>Metin Bobaroğlu</b>]]></description>
		<pubDate>Mon, 15 Jun 2009 01:01:24 +0300</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4335</guid>
	</item>
	<item>
		<title><![CDATA[Mevleviliğin Fikir Babası Mevlana Değil Şems' Tir]]></title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=3913</link>
		<description><![CDATA[İki bilinmeyenli bir denklem Mevlana ve Şems ilişkisi. Bu ilişkinin gizemi şu sıralar Türk edebiyat dünyasını da sarmış durumda. Peki işin gerçeği ne?<br />	Mevlana Celaleddin Rumi ve Şems-i Tebrizi&#8217; nin ilişkisi içinde bilinmeyenlerin olduğu bilinemedikçe de yorumlanan bir ilişki. Öyle ki dünyayı etkisi altına alan Mevlana&#8217; nın hocam diye nitelediği Şems ile ilişkisi son zamanlarda Türk romancılarına da ilham oldu. <br />	Ahmet Ümit, Şems-i Tebrizi&#8217;nin ölümünü anlatan bir cinayet romanı yazdı. Elif Şafak Mevlana ve Şems ilişkisi üzerine bir kitap yazıyor ama sanmayın ki Türk edebiyatçıları Mevlana ve Şems ilişkisini yeni keşfediyor. İki mutasavvıfın yaşadıklarına gönderme yapmış en önemli isimlerden biri de Orhan Pamuk. Edebiyat çevreleri Kara Kitap&#8217; ın sufizmle n-modern dünyayı birleştiren buluşlarının dahice olduğunu vurgulamışlardı. En iyisi bir bilenin kapısını çalmak&#8230; Mevlana üzerine çalışmalar yapan, Türkiye&#8217;de ve Amerika da konuyla ilgili sayısız konferans veren hatta önümüzdeki yıl İstanbul&#8217; da ilk kez bir Şems sempozyumuna imza atacak olan Cemalnur Sargut ile ilişkinin gerçekler;<br /><br />&#8212;Mevlana, Şems ile karşılaşıncaya kadar nasıl biriydi?<br />	&#8212;Mevlana maddi ve manevi açıdan son derece bilgili; fizik, kimya, biyoloji, psikoloji konusunda muazzam derinlikte bilgilere sahip biri. Bu arada İslam&#8217; ın beklediği fıkıh astronomi kelam Kuran gibi konularda da o dönemin en bilgili kişisi. Şems ile karşılaşmasaydı da tüm eserleriyle dünyaya tesir edecekti ama Mevlana olmayacaktı. Allah&#8217;ı ilimle bilmek seviyesinde olacaktı ki bu Hz.Musa&#8217; nın seviyesidir. Mevlana, Şems ile karşılaşmasa; Musa olarak kalacaktı, İsalığa geçip Muhammedliğe tekâmül edemeyecekti.<br /><br />&#8212;peki ya Şems?<br />	&#8212;şems bir derviş maddi ilimlerden çok ledün dediğimiz keşifle elde edilen yani Allah&#8217; ın yarattığı manaların iç yüzünü görerek elde edilen keşfi bilgiye sahip biriydi. Dolayısıyla Şems, Mevlana&#8217;yı ihtiyacı olan tüm bilgileri görme seviyesine ulaştırmak üzere yollanmış gibi. Zira kendi şeyhi de Şems&#8217;i yollarken, seni bir Allah sevgilisine göndersem aradığın her şeyi onda bulsan o zaman ona başını verir misin? diyor yani Şems bilerek geliyor oraya<br /><br />&#8212;Şemsi Tebrizi gönderildiği kişinin Mevlana olduğunu nereden biliyor ya da Mevlana beklediği kişinin Şems olduğunu?<br />	&#8212;karşılaştıkları anda şemsin sorusu çok önemli; bende hak tecellisi var diyen biri mi üstün yoksa peygamber gibi senin Allah&#8217;ın layıkıyla bilmediğin diye kendi aczini hiçliğini belirten biri mi üstün? Bu soru şu demek; ya Mevlana her şeyi biliyorsun da ben doydum istemiyorum artık mı dedin? Yoksa doyamıyorum bana öğret mi diyorsun? İşte bu soruyla karşılaşınca Mevlana anlıyor işin hikmetini. Diyor ki peygamber daha üstün peygamber daha doymadı Allah&#8217; a ben de doyamıyorum gel öğret diyor, <br /><br />&#8212;Şems Mevlana&#8217;ya ne yapıyor da bu kadar etkiliyor?<br />	&#8212; Hz. Şems, Mevlana ya bütün öğrendiği şeylerin iç yüzünü göstermeye başlıyor. Düşünün ki senelerce Kafka okumuşsunuz. Kafkayı çok iyi bildiğinizi sanırsınız ama bir edebiyat öğretmeni gelir ve kafkaya bakmak için size ipuçları verir. Bu ipuçlarından sonra tüm kafkanın manası size derin bir şekilde açılır. İşte Şemsin Mevlana&#8217;ya yaptığı buydu. Mevlana aç ve doymayan bir öğrenciydi. Daha çoğunu isteyen biriydi. Şems ona gösteriyor açıyor ipucu veriyor o ipuçlarından Allaha varmanın problem çözmenin görmeden görür hale geçmenin zevkiyle Mevlana Şemse bağlanıyor. O kadar çok bağlanıyor ki hayatının merkezi haline getiriyor. Üç sene kadar gidip gelen bir beraberlikleri var arada çok dedikodu olduğu için Şems şama gidiyor. Mevlana çok yalvardığı için dönüyor. Çünkü daha istiyor. Mevlana bitmemiş doymamış&#8230; Daha öğrenmek ihtiyacı içinde.<br /><br />&#8212;nasıl dedikodular bunlar?<br />	&#8212;insanlar Mevlana&#8217;ya alışmış kalabalıklar halinde ona ihtiyacı var. Ondan devamlı bir feyiz almaya çalışıyorlar. Hiç tanımadıkları bir adam geliyor hocalarını alıyor. Şems katiyen kendini açmamış sadece Mevlana ve oğlu Sultan Veled için açmış. Mevlana edepli insan edepsizin sıkıntısına tahammül eden insandır diyor. Şems o üç senede edepsizlere tahammül ederek Mevlana&#8217;yı eğitmiş geceleri de Sultan Veledi eğitmiş. Daha sonra Mevlevilik tarikatının nasıl kurulması gerektiğini yazdırarak anlatmış ve öğretmiş. Tarikatın bir anlamda fikir babası ve kurucusu Şems oluyor. <br /><br />&#8212;Mevlana bu arada ne yapıyor?<br />	&#8212;Mevlana çok başka bir dünya içinde, Mevlana Allah aşkına dalmış sema ediyor şiir söylüyor konuşuyor anlatıyor. Onun sistem kuracak hali yok tamamen dağılmış vaziyette.<br /><br />&#8212;Mevlana&#8217;nın çevresindeki insanlar Şems&#8217;in varlığından rahatsızlar mı?<br />	&#8212;çok rahatsızlar, kıskanmaya başlıyorlar: biz hocamızı göremiyoruz birisi geldi hocamız ona esir oldu hocamızı göremiyor ve hocamızla beraber olamıyoruz. Mevlana devamlı onunla olmak istiyor ve öğrencileriyle olmak istemiyor her şeyi ter ediyor&#8221; diyorlar. Şems, Mevlana&#8217;nın kitaplarını dağıtıyor. Bu maddi ilimle bulduklarının hepsini unutacaksın ben sana işin hakikatini göstereceğim bu bir birikimdi bana gerekti ama şimdi bunlar bitti diyor. Mevlana&#8217;nın bu hazırlık dönemi: kendisinin en bilgili dönemini hamdım diye değerlendirmesi, hocamla piştim diye anlatması ve onun gidişiyle yandım diye değerlendirmesi var.<br /><br />&#8212;Şems hep geri planda, peki Mevlana&#8217;dan daha mı üstün?<br />	&#8212;nasıl diyebiliriz ki? İkisi de aynadaki görüntüler, aynı mana, aynı tecelli, birbirlerini uyandırmışlar mesele burada. Böyle bir üç seneleri olmuş. Mevlana, Şems&#8217; in gitmeye meyilli olduğunu hissettiği için, Şems&#8217; e çok âşık olan çok kıymetli kızı Kimya Hatun&#8217; la evlendirmiş. Ama Şems vazifesini biliyor, Kimya Hatun Şems&#8217; e çok âşık oluyor bir süre sonra bu aşkla veremden ölüyor, Şems&#8217; in gidişi bu ölümden hemen sonraya rastlar.<br /><br />&#8212;Şems&#8217; i Tebrizi&#8217; nin öldürüldüğü doğru mu? Bu bir cinayet mi?<br />	&#8212;Tarihi gerçeğinde bu katiyen bilinmiyor. Bir kan bulunduğu, kuyuya attıkları söyleniyor. Şems&#8217;in kanın bulunduğu söyleyen yerde, Büyük Mutasvvıf Eva Meyerovitch, ilk defa titreme hissettiğini, Şems&#8217; in orada bulunduğunu söyledi. Tarihi hakikat bir sır, kim öldürmüş, öldürtmüş mü, bu kışkırtışta Mevlana&#8217;nın oğlu Alâeddin Çelebi&#8217; nin parmağı var mı? Çünkü Alâeddin Çelebi&#8217;nin babasıyla yakınlığından dolayı Şems&#8217; i kıskandığı söyleniyor. Hatta Alaeddin Çelebi&#8217; nin Kimya Hatun&#8217; a aşık olduğu bile söylentiler içerisinde.<br /><br />&#8212;Şems&#8217; in gidişi ya da öldürülüşü Mevlana için çok önemli bir aşama yani&#8230;<br />	&#8212;Şems biliyordu, şu anda benle görüyor, zannediyor ki ben olmazsam göremez, hâlbuki tüm güzellikler kendi içinde O&#8217;nun kendi güzel, ben aradan vücudumu çekeyim ki; o aynı hakikati kendinde bulsun diye&#8221; kendi vücudunu aradan çekişidir bu kayboluş. Bir mürşit bunu mutlaka yapmalıdır. O zaman mürit mürşide tapar insana tapmış oluruz. Mevlana bu noktaya geldi. Bu işin başıdır fakat tapma derecesine gelmesin diye mürşit kendini aradan çeker. Şems&#8217;in yaptığı budur. Şems, Mevlana&#8217; yı yıktı, yok etti, var etti, bıraktı ve gitti. Manevi açıdan Şems&#8217; in ortadan kayboluşu ise Mevlana&#8217; nın Şems&#8217; in aynasında seyrettiği Allah&#8217; ını artık kendi aynasında görmeye başlaması için şarttır.<br /><br />&#8212;Şems&#8217; ten sonrası nasıl geçti Mevlana için?<br />	&#8212;Mevlana, Şems kaybolduğu için çok ızdırap çekti. Burada çekilen ızdırap bir arkadaşın, bir dostun kaybı değildir, bir öğrencinin öğretmeninin manasını artık seyredemeyeceğinin ızdırabıdır. Uzun süre yemek yemediğini biliyoruz zaten çok zayıf biriydi. Çok acı bir devre geçirmiş, birkaç sene içinde Zerkubi çıkıyor karşısına, uzun süre O&#8217;nun varlığı Mevlana&#8217;yı anlatmaya, öğretmeye itiyor. Daha sonra Hüsamettin Çelebi bir kitap yazsanız diyor. Mesnevinin ilk 18bin beyitini yazıyor.<br /><br /><br />SONAT BAHAR]]></description>
		<pubDate>Sun, 08 Feb 2009 18:32:24 +0200</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=3913</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Ben Geldim..</title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=3777</link>
		<description><![CDATA[<div align='center'><b><br /><br />Bir adam, dostunun kapısına gelip, kapısını çalar. İçeriden gelen ses: <br /><br /><br />''Kapıyı çalan da kim?''<br /><br /><br />Adam: <br /><br /><br />''BENim..'' diye cevap verince, dostu: <br /><br /><br />''Git, şimdi zamanı değil, sonra gel..'' der. <br /><br /><br />Adam, kapıdan ayrılır ve bir yıl dostunun hasretiyle yanıp tutuşur. Bir yılın sonunda dostunun kapısına tekrar gelir. Reddedilme korkusuyla kapıyı çalar. <br />İçeriden gelen ses: <br /><br /><br />''Kim o..?''<br /><br /><br />Adam: <br /><br /><br />''SENim..'' diye cevap verir. <br /><br /><br />Dost, adamı içeri davet eder: <br /><br /><br />''Madem ki BENsin, içeri gir. Ev dar iki kişi sığmıyor..'' der.<br /><br /><br />[ Mesnevi ]</b></div>]]></description>
		<pubDate>Tue, 13 Jan 2009 21:10:27 +0200</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=3777</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Tasavvuf Ve Felsefe</title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=3571</link>
		<description><![CDATA[Tasavvuf konu bakımından felsefenin alanlarına girmektedir. Ancak tasavvuf bir felsefi ekol değildir. Zaten tasavvuf akla değil ilhama dayanır. Ancak bu tasavvufun aklı reddettiği şeklinde algılanmamalıdır. Tasavvuf aklı yalnızca maddi dünya için bir delil olarak kullanır. Ancak metafizik alemin anlaşılması için aklın yetersiz olduğunu iddia eder. Çünkü akıl ürünü bilgilerin temelini meydana getiren düşünme ve tasavvur etme, algıya yani duyu organlarının çevre ile etkileşimine dayanır. Algılardan soyutlanmış bir tasavvur olamaz.<br /><br />Akıl dışında bir diğer bilgi kaynağı da nakildir. Peygamberlerin getirdikleri bilgi dışındaki bilgileri güvenilir bulmayan bu kesime örnek olarak Hanbeli mezhebebinin kurucusu İmam Ahmed bin Hanbel verilebilir. İman, işte bu vahye dayalı nakle teslim olmak demektir. Bu görüşe göre, iman ispat gerektirmez.<br /><br />Tasavvuf bu iki görüş arasında bilginin başka bir kaynağı olduğu iddiasındadır. Nefsi temizleyip Allah'tan gelen ilhamlara hazır hale getiren bir veliye Allah'ın izni ile bilinmeyenlerin kapısı açıldığına inanılır. Bu yola girenler ilerledikçe o kapıların teker teker açılışını izlemektedirler. Her ilerleyişinde yeni bir makama varır, bir önceki makamı geride bırakır. Her makamın kendine özgü pratiği vardır. Örneğin bazı makamlarda sürekli zikir yapılırken, bazı makamlar da kişi Kur'an okumayı bırakır ve yalnızca tefekkür eder.<br /><br />Tasavvufun çok önemli teoretik yanı vardır, ama pratiksiz tasavvuf olmaz. Bu nedenle, tasavvufi gerçeğe kavuşmak için bu yola girmek ve nefsi arındırmak gerekir. Tasavvufi yöntemleri bilmekle kişiye Tanrı katından tartışmasız bilgi gelmez. Tasavvufi bilgi tefekkür-meditasyon ve Mürşiti Kâmil vasıtasıyla elde edilir.<br /><br />Tasavvuf ile elde edilen bilgi şüphe içermez. Çünkü Tanrı'tan kendisine verilen bir bilgiden insan şüpheye düşemez. Ancak tasavvufun önde gelen temsilcileri Haris el-Muhasibi ve Gazali'ne göre insanları tasavvufa yönlendiren şey şüphedir. Diğer tassavvuf alimlerine göre ise insanları tassavvufa yönlendiren güdü içsel arayıştır (Mevlana Rumi). Tasavvuf ilerleyen safhalarında şüphe barındırmamasına rağmen, tasavvufa giriş başlangıcında şüphe ve insanın içine düştüğü zihinsel ve gönülsel boşluktan kaynaklanan arayış vardır(İmam Gazali).<br /><br /><i>wikipedi</i>]]></description>
		<pubDate>Sun, 21 Dec 2008 16:24:31 +0200</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=3571</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Mutasavvuflardan Tasavvuf Tanımları</title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=3570</link>
		<description><![CDATA[<b>Tasavvuf, Allah&#8217;ın, seni sende öldürüp, Kendinde ebediyen diri kılmasıdır.</b> (Cüneyd Bağdadi )<br /><b>Tasavvuf ehlinin üç vasfı vardır. Toprak gibidir, iyiye de, kötü kimseye de verir. Bulut gibidir, her şeyi gölgeler. Yağmur gibidir, sevilen kimseyi de, sevilmeyen kimseyi de sular.</b> (Harkûşî Abdülmelîk bin Muhammed) <br /><b>Tasavvuf hâldir, söz değildir, söz ile ele geçmez.</b> (Abdülkadir Geylani) <br /><b>Tasavvuf, Resûlullah efendimizin sünnet-i seniyyesine uymak, fazla konuşmayı, fazla yemeği ve fazla uykuyu terk etmektir. </b>(Alâüddevle Semnânî Ala' Ad-Dawla As-Simnani ) <br /><b>Tasavvuf, insanı Allahü teâlâdan uzaklaştıran şeylerin hepsini terketmektir. </b>(Ali ibn Sahl Rabban al-Tabari ) <br />İ<b>nsana lâzım olan önce Ehl-i sünnete uygun inanmak, sonra şerîate uymak, daha sonra tasavvuf yolunda yükselmektir. </b>(Muhammed Bâkî-billah) <br /><b>Şimdiye kadar yedi yüz velî, tasavvufun târifinde türlü sözler söylemişlerdir. Bu sözlerin özü, şu noktada toplanabilir: Tasavvuf, vakti, en değerli olan şeye harcamaktır. </b>(Ebû Saîd Ebü'l-Hayr) <br /><b>Tasavvuf ahlâktan ibarettir. Bu bakımdan ahlâkı senden yüksek olan, senden daha fazla arınmış demekti</b>r. (Ebû Bekr el-Kettânî) <br /><b>Tasavvuf: Kâinatı eksik görmek, hatta daha da ötesi bütün eksikliklerden münezzeh olanı müşâhede ederek bu eksik varlıkları hiç görmemektir.</b> (Ebû Amr ed-Dımeşkî) <br /><b>Tasavvuf; kulun herzaman, o an için kendisine en uygun olan şeyle meşgul olmasıdır. </b>(Amr bin Osman el-Mekkî[kaynak belirtilmeli]) <br /><b>Tohumu Adem zamanında atılmış, filizleri Nuh zamanında oluşmuş ve İbrahim zamanında ise çiçek açmıştır. Üzümleri Musa zamanında yetişmiş ve İsa zamanında olgunlaşmış ve Muhammet zamanında ise saf bir şarap haline gelmiştir.</b> (Beyazıt Bestami) <br /><b>Tasavvuf tariki, nefsi ayıklayıp temizlemek ve ruhu pak ederek lahut alemine yükselmek yoludur. </b>(Galip Hasan Kuşçuoğlu)]]></description>
		<pubDate>Sun, 21 Dec 2008 16:23:10 +0200</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=3570</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Fena Fi-llah</title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=3569</link>
		<description><![CDATA[Fenafillah, "Ölmeden önce ölmek" anlamına gelir. Tasavvuf inancına göre, evrende gerçekte Allah'ın varlığından başka ebedi olan gerçek varlık yoktur; varlıklar onu gösteren birer aynadır. İnsan, er ya da geç Allah'a geri dönecektir. Bir Vahdet-i Vucut kavramıdır.<br /><br />Nefsin arzularından geçip varlığını Allah için görmektir. Kul bu makamlarda kendinden ve sıfatlarından fani olarak Hakkk'ın sıfatlarıyla beka bulur.<br /><br />Fena fi-llah şeklinde yazılır...<br /><br /><i>Damlanın okyanusa düşmesi misali Allah'ın zatında ruhun yok olması. Savaşırken yeni bir ruh verilerek devam etmenin ilk adımı. Tasavvuftaki en son mertebe olan salah makamının kapısı.<br /></i>]]></description>
		<pubDate>Sun, 21 Dec 2008 16:17:37 +0200</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=3569</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Kapılar Ve Köprüler..</title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=3538</link>
		<description><![CDATA[<div align='center'><b>Oraya gitme demedim mi sana, <br />seni yalnız ben tanırım demedim mi? <br />Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi ben'im? <br /><br />Bir gün kızsan bana, <br />alsan başını, <br />yüz bin yıllık yere gitsen, <br />dönüp kavuşacağın yer ben'im demedim mi? <br /><br />Demedim mi şu görünene razı olma, <br />demedim mi sana yaraşır otağı kuran ben'im asıl, <br />onu süsleyen, bezeyen ben'im demedim mi? <br /><br />Ben bir denizim demedim mi sana? <br />Sen bir balıksın demedim mi? <br />Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın, <br />senin duru denizin ben'im demedim mi? <br /><br />Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi? <br />Demedim mi senin uçmanı sağlayan ben'im, <br />senin kolun kanadın ben'im demedim mi? <br /><br />Demedim mi yolunu vururlar senin, <br />demedim mi soğuturlar seni. <br />Oysa senin ateşin ben'im<br />sıcaklığın ben'im demedim mi? <br /><br />Türlü şeyler derler sana demedim mi? <br />Kötü huylar edinirsin demedim mi? <br />Ölmezlik kaynağını kaybedersin demedim mi? <br />Yani beni kaybedersin demedim mi? <br /><br />Söyle, bunları sana hep demedim mi? <br /><br />Mevlana Celaleddin Rumi<br />Oraya gitme demedim mi sana, <br />seni yalnız ben tanırım demedim mi? <br />Demedim mi bu yokluk yurdunda hayat çeşmesi ben'im? <br /><br />Bir gün kızsan bana, <br />alsan başını, <br />yüz bin yıllık yere gitsen, <br />dönüp kavuşacağın yer ben'im demedim mi? <br /><br />Demedim mi şu görünene razı olma, <br />demedim mi sana yaraşır otağı kuran ben'im asıl, <br />onu süsleyen, bezeyen ben'im demedim mi? <br /><br />Ben bir denizim demedim mi sana? <br />Sen bir balıksın demedim mi? <br />Demedim mi o kuru yerlere gitme sakın, <br />senin duru denizin ben'im demedim mi? <br /><br />Kuşlar gibi tuzağa gitme demedim mi? <br />Demedim mi senin uçmanı sağlayan ben'im, <br />senin kolun kanadın ben'im demedim mi? <br /><br />Demedim mi yolunu vururlar senin, <br />demedim mi soğuturlar seni. <br />Oysa senin ateşin ben'im, <br />sıcaklığın ben'im demedim mi? <br /><br />Türlü şeyler derler sana demedim mi? <br />Kötü huylar edinirsin demedim mi? <br />Ölmezlik kaynağını kaybedersin demedim mi? <br />Yani beni kaybedersin demedim mi? <br /><br />Söyle, bunları sana hep demedim mi? <br /><br /><br />Mevlana Celaleddin Rumi</b></div>]]></description>
		<pubDate>Thu, 18 Dec 2008 00:13:07 +0200</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=3538</guid>
	</item>
	<item>
		<title><![CDATA[Mesnevi'den: Dua Hali]]></title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=3396</link>
		<description><![CDATA[<div align='center'><b>Dua edenin, &#8216;Rabb&#8217;im&#8217; demesi, Allah&#8217;ın &#8216;Buyur ey kulum&#8217; demesinin ta<br /><br />kendisidir... Birisi her gece kalkıp Allah&#8217;ı anıyor, O&#8217;na dua ediyordu... <br /><br />Şeytan ona dedi: Ey Allah&#8217;ı çok anan kişi! Bütün gece Allah deyip <br /><br />çağırmana karşılık seni buyur eden var mı? Sana bir tek cevap bile <br /><br />gelmiyor, daha ne zamana kadar dua edeceksin? Adamın gönlü kırıldı, <br /><br />başını yere koydu ve uyudu. Rüyasında ona şöyle dendi: Kendine gel, <br /><br />uyan! Niye duayı, zikri bıraktın? Neden usandın? Adam: Buyur diye bir <br /><br />cevap gelmiyor ki, kapıdan kovulmaktan korkuyorum, dedi. Bunun<br /><br />üzerine dendi ki ona: Senin Allah demen, O&#8217;nun buyur demesi <br /><br />sayesindedir... Senin yalvarışın, Allah&#8217;ın senin ruhuna haber <br /><br />uçurmasındandır... Senin çabaların, çareler araman, Allah&#8217;ın seni <br /><br />kendine yaklaştırması, ayaklarındaki bağları çözmesindendir... Senin <br /><br />korkun, sevgin, ümidin Allah&#8217;ın lütfunun kemendidir... Senin her Ya <br /><br />Rabbî demenin altında, Allah&#8217;ın buyur demesi vardır... Gafilin, cahilin <br /><br />canı, bu duadan uzaktır... Çünkü Ya Rabbî demeye izin yok ona... <br /><br />Ağzında da kilit var, dilinde de... Zarara uğradığı zaman, ağlayıp <br /><br />sızlamasın diye Allah ona dert, ağrı, sızı, gam, keder vermedi... <br /><br />Bununla anla ki, Allah&#8217;a dua etmeni, O&#8217;nu çağırmanı sağlayan dert, <br /><br />dünya saltanatından daha iyidir... Dertsiz dua soğuktur. Dertliyken <br /><br />yapılan dua gönülden kopar...</b></div>]]></description>
		<pubDate>Sun, 16 Nov 2008 15:10:30 +0200</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=3396</guid>
	</item>
</channel>
</rss>