<?xml version="1.0" encoding="iso-8859-9" ?>
<rss version="2.0">
<channel>
	<title>Tarih</title>
	<description></description>
	<link>http://karakelam.com/kelam/index.php</link>
	<pubDate>Mon, 06 Sep 2010 12:14:48 +0300</pubDate>
	<ttl>120</ttl>
	<item>
		<title>10 Kasım 1938</title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4720</link>
		<description><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürk'ün sağlık durumu 1937 yılından itibaren bozulmaya başladı.1938 başlarında Atatürk'ün genel halinde başlayan iştahsızlık ve halsizliğe bir de burun kanamaları ve kaşıntılar eklendi. Vücudunun çeşitli yerlerinde durduk yerde kaşntılar meydana geliyor ve burun kanamaları güçlükle önleniyordu.Bu kaşıntıların Çankaya Köşkü'ndeki karıncalardan meydana geldiği öne sürüldü ve köşk ilaçlamaya alındı,Atatürk de özel bir kür tedavisi için Yalova Termal'e gönderildi..Termal Otel'de,22 Ocak 1938 günü Atatürk'ü muayene eden Dr.Nihat Reşat Belger, karaciğerden kuşkulandı ve Atatürk'e siroz teşhisi koydu.Doktor Belger, Atatürk'e mutlak surette perhiz yapmasını tavsiye etti. Atatürk, Termal Otel'deki tedavisinie bir süre daha devam etti, ancak doktorların bütün itirazlarına rağmen 1 Şubat 1938'de tedaviyi yarıda bırakarak Bursa'ya hareket etti.<br /><br />Atatürk'ün sağlık durumunun ciddiyet göstermesi hükümeti de telaşlandırdı.Başbakan Celal Bayar,Avrupa'dan iki hekim getirilmesini önerse de Atatürk o günlerdeki Hatay meselesi yüzünden hastalığının dışarıda duyulmasının iyi olmayacağını düşündüğünü belirtti ve bunu reddetti. Türk doktorların kapsamlı bir muayene yapmasını kabul etti. Nihayet 6 Mart 1938 günü beş doktor Çankaya Köşkü'nde Atatürk'e bir konsültasyon yaptılar ve siroz hastalığı teşhisini yinelediler. Atatürk'ün kesinlikle alkolü kesmesi gerektiğini ve yoğun çalışma temposunu biraz düşürmesini istediler. Atatürk bu önerilere olumlu yanıt verdi. Bu muayeneden bir süre sonra Başbakan Celal Bayar'ın tavsiyesi üzerine Paris Tıp Fakültesi'nden Prof.Dr.Noel Fissenger Ankara'ya davet edildi. Fransız doktor Atatürk'ü muayene etti ve diğer doktorların teşhis ve tavsiyeleriyle örtüşen bir tanı-tedavi ortaya koydu. Atatürk'ün rahatsızlığı ve özellikle Avrupa'dan doktor getirilmesi, dünyada geniş bir yankı buldu. Atatürk'ün ölmek üzere olduğu ve siyasi mirasını kime bırakacağı yönündeki haberler üzerine Atatürk tüm dünyaya sağlıklı olduğunu göstermek istercesine 19 Mayıs 1938 günü Ankara Stadyumu'nda halkın karşısına çıktı. O gün son defa Ankaralılar'ın karşısındaydı,kutlamalar çok parlak geçti hatta o günün anısına Ankara Stadyumu'nun adı 19 Mayıs Stadyumu olarak değiştirildi.<br /><br />Atatürk hemen aynı gün törenden sonra Mersin'e hareket etti.Daha sonra Adana'ya geçti.Askeri geçit törenleri yaptırdı ve ordunun başında olduğunu herkese gösterdi. Yaptıkları işe yaramıştı, dış basında hastalık hatta "ölüyor" tarzı haberler kesildi. Fransızlar Hatay konusunda tüm şartları kabul ettiklerini bildirdiler. Ancak bu seyahat Atatürk'ün hastalığını iyiden iyiye arttırmıştı. Atatürk 26 Mayıs 1938 günü son defa Ankara'dan ayrıldı, İstanbul'a hareket etti.<br /><br />Atatürk, İstanbul'da 1 Haziran 1938'den 25 Temmuz 1938'e kadar Savarona Yatı'nda kaldı.Yaz sıcakları üzerine tekrar Dolmabahçe Sarayı'na döndü. Bu arada Hatay sorunu da çözüldü ve Türk Ordusu temmuz ayı başlarında Hatay'a girdi.<br />Atatürk'ün karaciğerindeki rahatsızlık iyiden iyiye artmıştı,doktor Fissenger ve Türk doktorların tekrar yaptıkları muayeneler karında su toplanmaya başladığını gösteriyordu.<br /><br />5 Eylül 1938 günü Atatürk vasiyetini yazdı ve bütün malvarlığını belirli şartlarla, genel başkanı olduğu Cumhuriyet Halk Partisi'ne bıraktı. Kız kardeşine ve manevi çocuklarına, İsmet İnönü'nün çocuklarına para yardımı yapılmasını belirtti. Ayrıca Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu'na da belirli miktarlarda yardım yapılmasını istedi.<br /><br />6 Eylül 1938'de Fransız doktor Fissenger üçüncü defa İstanbul'a geldi. Atatürk'ün karnında biriken su iyice artmıştı. O gün yapılan su alma işlemi ile Atatürk'ün karnından tam 12 litre su alındı.18 Eylül 1938'de Başbakan Celal Bayar, Dolmabahçe Sarayı'na geldi ve dört yıllık ekonomik plan dosyasını Atatürk' sundu. Atatürk ülke ekonomisi için çok önem taşıyan projelerin gerçekleştirilmesi için Türkiye'nin önünde en fazla üç yıl olduğunu, bir dünya savaşı çıkacağını ve bir an önce bu projelerin hayata geçirilmesini istedi.<br /><br />Hastalık gitgidie ilerlemekteydi. Atatürk'ün karnında yeniden su toplanmıştı. Ekim ayında yapılan bir işlemle bu su da alındı.İşlemin ardından 16 Ekim1938 günü öğleden sonra Atatürk ağır bir komaya girdi. Hükümet, ulusu Atatürk'ün sağlık durumundan haberdar etmek için 17 Ekim1938'den itibaren Anadolu Ajansı aracılığı ile resmi tebliğler yayınlamaya başladı. Atatürk girdiği komadan 21 Ekim günü çıktı.Büyük Önder çok istemesine rağmen sağlık durumu elvermediği için 29 Ekim1938 günü Ankara'da cumhuriyetin onbeşinci yıldönümü kutlamalarına katılamadı.Bayram nedeniyle Ankara'da düzenlenen törenlerde Türk Ordusu'na hitaben yazdığı bayram konuşmasını Başbakan Celal Bayar okudu.Atatürk'ün hastalığı ve Dolmabahçe Sarayı'ndan çıkamayışı bayrama hüzün düşürdü.29 Ekim akşamı Ankara'dan dönen Kuleli Askeri Lisesi öğrencileri Dolmabahçe Sarayı önünden geçerken Atatürk'e büyük sevgi gösterilerinde bulundular. Atatürk'ün TBMM beşinci dönem dördüncü yasama yılını açış konuşmasını da 1 Kasım1938'de Başbakan Celal Bayar okudu. 7 Kasım1938 günü üçüncü ve son defa Atatürk'ün karnından su alınması işlemi yapıldı. 8 Kasım1938 akşamı saat 19.00'da Atatürk doktoru Neşet Ömer İrdelp'e bakarak "aleykümesselam" dedi ve son büyük komaya girdi.<br /><br />9 Kasım günü ve gecesi bu ağır koma devam etti. Atatürk, 10 Kasım1938 perşembe sabahı saat 9'u 5 geçe, İstanbul Dolmabahçe Sarayı'nda hayata gözlerini yumdu. Atatürk'ün ölümü Türkiye'yi yasa boğarken hemen ertesi gün toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Atatürk'ün silah arkadaşı ve 1937'ye kadar başbakanı olan Cumhuriyet Halk Partisi Malatya milletvekili İsmet İnönü'yü 348 milletvekilinin oy birliği ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ikinci cumhurbaşkanlığına seçti.<br /><br />Atatürk'ün naaşı 16 Kasım1938 günü Dolmabahçe Sarayı tören salonunda katafalka konuldu. İstanbul halkı Büyük Önder'in önünden saygıyla geçti. Atatürk'ün cenaze namazı 19 Kasım1938 günü Dolmabahçe Sarayı'nda Diyanet İşleri Başkanı Prof.Dr.Şerafettin Yaltkaya tarafından Türkçe dualarla kıldırıldı. Aynı gün çok büyük bir kalabalıkla cenaze Yavuz Zırhlısı ile İzmit'e oradan da aynı günün akşamı 20.30'da Ankara'ya uğurlandı.Ertesi gün (20 Kasım1938)Ankara'da başta Cumhurbaşkanıİsmet İnönü olmak üzere devlet erkanı tarafından karşılanan cenaze TBMM önünde hazorlanan katafalka konuldu.Ankara halkı Atatürk'ün önünden saygı geçişlerini yaptı.21 Kasım1938 günü yabancı devletlerden gelenlerin de katıldığı çok büyük bir cenaze töreni ile Atatürk'ün cenazesi Ankara Etnografya Müzesi'ndeki geçici kabrine konuldu. Aynı günün akşamı Cumhurbaşkanıİsmet İnönü, Atatürk üzerine oldukça etkileyici bir radyo konuşması yaptı.<br /><br />Atatürk'ün ebedi istirahatgahı Anıtkabir'in yapımına 1944 yılında başlandı.İnşaat aşaması oldukça uzun sürdü ve 1953 ylında tamamlanabildi.Ölümünden 15 yıl sonra 10 Kasım1953'te Atatürk'ün cenazesi Ankara Etnografya Müzesi'nden alınarak törenle Anıtkabir'e getirildi ve toprağa verildi.<br /><br /><br /><br />]]></description>
		<pubDate>Tue, 10 Nov 2009 20:09:52 +0200</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4720</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Cumhuriyet 86 Yaşında..</title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4705</link>
		<description><![CDATA[Mustafa Kemal Paşa, Osmanlı hükümeti tarafından, bölgede düzeni sağlaması için Osmanlı Devleti'nin bir gemisi ile, 19 Mayıs 1919'da Samsun'a gönderildi. Ülkenin çoğu ilinde kongreler düzenledi. "Tek bir egemenlik var, o da Milli egemenliktir. Ülkeyi, yine ulusun kendi gücü kurtaracaktır." ilkesiyle, yurdun her tarafından gelen ulus temsilcileri (milletvekilleri)forum.vatan.tc 23 Nisan 1920 günü Ankara'da Büyük Millet Meclisi'nde toplandı. Meclis, Mustafa Kemal Paşa'yı "Meclis Başkanı" olarak seçti. Mustafa Kemal Paşa'nın önderliğinde Büyük Millet Meclisi, Türk Kurtuluş Savaşı'nı başlattı. Halk ve düzenli ordular düşmana karşı savaş verdiler, omuz omuza mücadele ettiler.<br /><br />Kurtuluş Savaşı'nın zaferle sonuçlanmasını takiben 1 Kasım 1922'de TBMM saltanatı lağvetti. Padişah Vahdettin "vatan haini" ilan edildi ve yurdu terk etti.<br /><br />24 Temmuz 1923 tarihinde, İsviçre'nin Lozan şehrinde, Lozan Üniversitesi'nde, Türkiye Büyük Millet Meclisi temsilcileri ile İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Yunanistan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, Belçika, SSCB ve Yugoslavya temsilcileri tarafından Lozan Barış Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşma ile yeni bir devletin temelleri atılmıştır. Fakat, devletin yönetim biçimi henüz belirlenmemiştir.<br /><br />Lozan'n kabulü ve barışın sağlanması ile geride Türk Devleti'nin siyasal yapısını belirleyecek devlet şeklinin ve adının ne olacağı sorunu kaldı. T.B.M.M.'nin varlığı ile egemenliğin kayıtsız - şartsız ulusa ait olan, insan haklarına dayanan bir devlet sistemi kurulmuştu. Fakat gerek halkın, gerekse Meclis içinde bulunanların büyük kısmı Padişah'a dinsel ve geleneksel bağlarla bağlıydılar. Padişah'ın işgal ettiği Saltanat - Hilafet makamı yüzyıllardır kökleşmiş bir teokratik sistemdi. 1300 yılından beri de Osmanoğullarından başka hiçbir aile iktidar olmamıştı. Egemenlik biri dinden, diğeri gelenekten gelen iki kaynaktan çıkıyor ve Padişah'ta toplanıyordu. Gerçi İttihat Terakki bu gücü kırmıştı, fakat sistemin özünü, yani egemenliğin kaynağını ve kullanılış biçimini değiştirememişti. Egemenliğin, tanrı hakları sisteminden, insan hakları sistemine geçişin bir sonucu olarak Padişah'tan ulusa geçişi, bir ilke ve ülkü olarak Amasya Genelgesi'nde ortaya konmuş ve 23 Nisan 1920'de B.M.M.'nde somutlaşmıştı. Teşkilat-ı Esasiye Kanunu da bu temel üzerine oturmuştu.<br /><br />Kurtuluş Savaşı ulusal bağımsızlık yanında ulus egemenliğini de açık bir biçimde ortaya koyduğu için Padişah daha başından beri milliyetçilerin amansız düşmanı kesilmişti. M. Kemal Paşa Padişah'ın ihanetini bildiği halde, henüz zamanı olmadığı için Padişah'ı hedef almadı. Genç subaylık yıllarından beri inandığı ve Erzurum'da Mazhar Müfit'e not ettirdiği "Cumhuriyet" inancını "Ulusal bir sır" olarak sakladı. Kurtuluş Savaşı içinde "Cumhuriyetçi" bir düşünceyi ortaya atmak, iç parçalanmaya yol açacağı için bu yola gitmedi. Hatta Sivas Kongresi sırasında "Cumhuriyet" ilan edelim önerilerini red etmişti. Fakat Kurtuluş Savaşı'nın Başkomutanı, Türk Ulusu'nun kurtarıcısı M. Kemal, Türkiye'nin siyasal yapısını değiştirmenin ilk adımını Saltanat'ın kaldırılmasını sağlamakla attı. Saltanat'ın kaldırılışına en yakın arkadaşları bile karşı çıkmışlardı. Meclis'te tutucu kanat direndiyse de, M. Kemal Paşa'nın kararlı ve sert tutumu sonucu Saltanat'ın kaldırılışı sağlandı. Fakat onun bu sert tutumu endişe doğurdu. Bunun bir başlangıç olduğunu görenler çeşitli yöntemlerle M. Kemal Paşa'yı engellemeye çalıştılar.<br /><br />2 Aralık 1922'de Meclis'e muhalif grup tarafından bir öneri verildi. "İntihab-ı Mebusan Kanunu"nda değişiklik yapılmasını isteyen önergede "Büyük Millet Meclisi'ne üye seçilmek için Türkiye'nin bugünkü sınırları içindeki yerler halkından olmak ve seçim çevresine yeni gelenlerin ise en az beş yıl oturmuş olmaları" gerektiği kanun hükmü haline getirilmek isteniyordu. M. Kemal Paşa'yı milletvekili seçilmekten yoksun bırakmak isteyen bu önerge üzerine söz alan M. Kemal Paşa, doğum yerinin Türkiye'nin sınırları dışında kaldığını ve bir yerde beş yıl oturmadığını belirttikten sonra, düşmanlara karşı savaştığını, vatanı kurtarmak için hiç bir yerde beş yıl oturamadığını hatırlatıp, ulusun sevgisisi kazanmış bir insan olmasına rağmen kendisini yurttaşlık haklarından yoksun bırakmak isteyen bu kimselerin bu yetkiyi kimden aldıklarını sordu. Önerge red edildi.<br /><br />Cumhuriyet'e doğru gidiş bu kararlı sözlerle açıkça görülüyordu. M. Kemal Paşa, 8 Nisan 1923'de dokuz ilkede görüşlerini toplatarak, programını belirlerken, siyasi biçimlenmeyi de hazırladı.<br /><br />Savaş zamanının T.B.M.M.'nin görevi son bulmuştu. Bu sebeple Meclis kendini dağıtıp, seçime gitme kararı aldı. M. Kemal, dağılmadan önce Meclisten 15 Nisan'da, Saltanatı geri getirmeye çalışanları vatan haini kabul eden bir kanun değişikliği ile "Hıyanet-i Vataniye Kanunu"na, ileride gerekirse yine İstiklal Mahkemeleri kurma fırsatını veren bir ek getirdi.<br /><br />Yeni kurulacak Meclis'te kuvvetli bir kadro oluşturmayı ve böylece Cumhuriyet'i ilan etmeyi düşünen M. Kemal'in bu çalışmaları yakın arkadaşlarının kendisinden uzaklaşmasını hızlandırdı. Rauf Bey ve arkadaşları, M. Kemal'in partiler üstü kalmasını, politikaya karışmamasını, önererek, O'nu pasif duruma getirmek istiyorlardı. Rauf Bey'in İsmet Paşa ile aralarının açılması da bu ayrılığın başka bir yönü idi. Lozan'dan dönen İsmet Paşa'yı karşılamak istemeyen Rauf Bey Başbakanlık'tan bile istifa etti.<br /><br />İkinci Meclis, toplandıktan sonra Lozan'ı onayladı. Artık sorun Türkiye'nin rejiminin belirlenmesiydi. M. Kemal 22 Eylül 1923'de "Neue Treie Presse" adlı bir Viyana gazetesi muhabiriyle yaptığı görüşmede, 23 Nisan 1920'de kurulan sistemin Cumhuriyet olduğunu fakat adının açıklanamadığını belirtip, yapılacak işin yalnızca isim koymak olduğunu söyledi.<br /><br />İkinci dönem Büyük Millet Meclisi, 11 Ağustos 1923'te ilk toplantısını yaptı. 13 Ekim 1923'te Ankara başkent ilan edildi. Atatürk; egemenliğin ulusa dayandığı bir sistem olan cumhuriyet yönetiminin ilanı için hazırlıklar yapmaya başladı. 28 Ekim 1923 akşamı yakın arkadaşlarını Çankaya'da yemeğe çağırdı. Onlara, "Yarın Cumhuriyeti ilan edeceğiz." dedi.<br /><br />29 Ekim 1923 günü Atatürk, milletvekilleri ile görüştükten sonra taslağı hazırlanan "Cumhuriyet" önergesini Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne verdi. Meclis önergeyi kabul etti.<br /><br />Böylece, Türkiye devletinin yönetimi biçimi "Cumhuriyet" olarak, adı "Türkiye Cumhuriyeti Devleti" olarak belirlendi. Atatürk, kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin, ilk "Cumhurbaşkanı" oldu. Cumhuriyetin ilanı, yurtta sevinç ve coşku ile karşılandı.<br /><br />Cumhuriyette Atatürk'ün de söylediği üzere, "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir." Millet, kendini yönetme yetkisini, kendilerine temsil eden milletvekilleri aracılığı ile kullanır. Cumhuriyet yönetiminde, yurttaşın seçme ve seçilme hakkı vardır. Seçilen temsilciler, yasaları tasarlar ve yöneticileri ulus adına denetler. Millet, seçimle yöneticileri seçebilir.]]></description>
		<pubDate>Thu, 29 Oct 2009 10:22:37 +0200</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4705</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Avarlar ( Avar İmparatorluğu )</title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4702</link>
		<description><![CDATA[Avar İmparatorluğu [563-803]<br /><br />Çeşitli kaynaklar Avarların, Asya'daki Juan-Juan'ların Avrupa'ya göçlerinden sonra tarih sahnesine çıktıklarını belirtmektedir. Değişik kaynakların üzerinde birleştikleri konu Avarların, Asya'da görülen Juan-Juan'ların Avrupa'daki uzantıları olduğudur. Çin kaynakları bu kavim için Juan-Juan adını kullanırken, Arap ve Bizans kaynakları da Avar sözcüğünü kullanmaktadır. Bazı Bizans kaynakları ise, Avrupa'ya göç eden kavimlerin sahte Avarlar olduğunu, asıl Avarların göç etmediğini söylemektedir. Özellikle Macaristan'a yerleşen boylar için sahte Avarlar sözü kullanılmaktadır. Bazı Macar tarihçiler ise, Avarların eski Hunların bir boyu olduğunu ve Uar-Hun adını taşıdıklarını savunmaktadırlar. Akhunlar da aslında aynı boyun değişik kolu olarak bazı tarih kaynaklarında belirtilmiştir. Daha sonra araştırmalar, Avarlar ve sahte Avarlar ayrımının doğru olmadığını, ortaya çıkarmıştır. Avarların kişi ve yer adları Türkçe olduğundan, bu kavmin kesinlikle bir Türk kavmi olduğu ve Uygurların yaşadığı yörelerden geldiği anlaşılmıştır.<br /><br />"Avar" sözcüğü karşı koyan anlamına gelmektedir. Daha çok direnen anlamında kullanılan Avar sözcüğü eski Türk dilinin aba-ar kökünden gelmektedir. İçindeki Moğol öğesinin Türklere oranla çok az bulunduğu anlaşılan bu topluluğun Moğol kökenli Uar sözcüğünden de adını almış olabileceği üzerinde durulmuştur. Avarların tarihi Asya ve Avrupa dönemleri olarak ikiye ayrılmaktadır. Asya dönemi III. ve VI. yüzyıl, Avrupa dönemi de VI-IX. yüzyıl arası olmak üzere ikiye ayrılır. Hun İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra 200 yıllarında Juan-Juan diye adlandırılan ve göçebe anlamında kullanılan bir kavim adı geçmektedir. Bu kavmin Avarların temeli olduğu daha sonradan anlaşılmıştır. Juan-Juan&#8217;lar bir dönem Orta Asya'da kabile imparatorluğunu bağımsız biçimde gerçekleştirmişlerdir. Juan-Juan İmparatorluğu zamanla güçlenerek 400 yıllarında İrtiş ırmağından Kora yarımadasına kadar uzanmaktaydı. Eski Hun İmparatorluğu&#8217;nun topraklarından ortaya çıkmıştı bu devlet. Çin kaynaklarına göre, 458'de Çinlilerle Juan-Juan'lar arasında büyük bir savaş olmuştur. Çin orduları bu kavmi yenerek Orta Asya'dan Batı'ya doğru sürmüş ve Turfan bölgesini işgal ederek buradaki krallığa son vermişlerdir. Eski yurtlarından kovulan Avarlar Batı Asya topraklarında imparatorluklarını sürdürmeye çalışmışlardır. 552 yılında Göktürkler ortaya çıkana kadar Juan-Juan'ların egemenliği altında yaşayan Göktürkler ayaklanarak bu devletin egemenliğine son vermişlerdir. Göktürkler'e boyun eğmek istemeyen Juan-Juan'ların bir kısmı Çin'e sığınmış büyük bir kısmı da Batı'ya doğru göç etmiştir. Göktürkler bu kavmin devletini yıktıktan sonra bunların bağlaşığı olan Akhunlar devletini de ortadan kaldırmışlardır.<br /><br />Çin kaynaklarının bu doğrultuda verdiği bilgileri Bizans kaynakları da doğrulamaktadır. Çinlilerin Juan-Juan dedikleri kavmin Bizanslıların ve Araplar'ın Avar dedikleri kavimle aynı olduğu araştırmalarla ortaya çıkmıştır. Asya'dan göç eden Avarlar önceleri Volga ırmağı kıyılarında Oğur Türkleri ile beraber yaşamaya başlamış, sonra başka bir kabile federasyonu halinde gene Avar adı ile Kafkasya'nın kuzeyinde Alan ülkesinde görülmüştür. Avarlar başka kavimleri korkutmak için bu adı aldıklarını o dönemde dile getirmişlerdir. Kafkasya' da yaşarken Avarlar Bizans'a elçiler göndermişlerdir. Bizans kaynaklarına göre bu elçilerin uzun saçları omuzlarından aşağıya sarkıyordu. Avarların kağanı Bizans İmparatoru Jüstinyen'e silahlı bir bağlaşma önererek yapacağı hizmetler karşılığında yıllık yardım parası ve kavmi için yerleşecek topraklar istemiştir. İmparator elçilere zengin armağanlar vererek bu durumu düşüneceğini ve sonra kendi elçisi ile haber göndereceğini söylemiştir. Bizans imparatorları VI. yüzyıldan sonra sınırları boyunca yaşayan barbar kavimlerle bağlaşarak bunları imparatorluğun güvenliğini tehlikeye sokan diğer kavimlere karşı kullanmışlar ve devletlerinin sürekliliğini para karşılığında yabancı kanı ile sağlamışlardır. Jüstinyen imparatorluğunun ilk yıllarında Doğu Bizans eyaletlerine karşı saldıran Onogurlara karşı Sabirleri, Kuturgurlara karşı Uturgurları kullanmış ve barbarları birbirine kırdırarak doğu sınırlarının güvenliğini sağlamıştır. Bizans imparatoru Avarlara gönderdiği mesajında, Bizansa doğudan gelebilecek tehlikelere karşı koymak koşulu ile yerleşme bölgesi vereceğini ve para yardımı yapacağını bildirmiştir. Avarların kağanı bu koşullara önceleri razı olmuş ve daha sonraları da Kuturgurlar ile anlaşarak Karadeniz'in kuzeyinde kalan bölgeleri ele geçirmeye başlamıştır. Bir süre sonra Aşağı Tuna bölgesine kadar uzanarak Bizans sınırının batı yakasına gelmiştir. Avar kağanı Bizans'a yeniden elçiler göndererek Avrupa'da yerleşmeye elverişli topraklar istemiştir. Uzun görüşmeler sonuçsuz kalınca Avarlar artık Bizans İmparatorluğu'na düşman gözü ile bakmaya başlamış ve kısa bir süre içinde İslav boylarını egemenlik altına alarak Avrupa'nın içine doğru akınlar düzenlemişlerdir.<br /><br />Avarlar hem göçebe hem de savaşçı bir kavimdi. Orta Asya'da fırtınalar estirdikten sonra bu kez de Avrupa'da aynı şiddet ile her yana saldırıyorlardı. Omuzlarından aşağı sarkan uzun saçlarıyla diğer kavimlerden ayrılan Avarlar Avrupa'ya doğru ilerlerken önlerine çıkan tüm topluluklarla savaştılar ve onları yenerek ilerlemelerini sürdürdüler. Avarlar Avrupa topraklarına gelince yeniden toparlandılar ve başbuğlarına Hakan adını vererek ele geçirdikleri topraklar üzerinde Avar devletini kurdular. 563 yılında kurulan devlet, Avarların daha sonraları da fetihleri sürdürmeleri nedeniyle bir süre sonra imparatorluğa dönüştü. Avar İmparatorluğu bir milyon kilometrekareyi kaplayan topraklar üzerinde ve eski Batı Hun İmparatorluğu'nun elinde bulunan ülkelerin üzerinde kuruluyordu.<br /><br />Avar devletinin kurucusu Bayar Kağan'dır. Eski başbuğ, Bayar Kağan unvanını 557 yılında aldıktan sonra, kısa zamanda bir devlet kurabilmek için çeşitli bölgelere akınlar düzenlemış, buraları ele geçirmiş, Kafkasya yörelerinde bir süre kaldıktan sonra Karadeniz'in kuzeyinden hızla Avrupa içlerine girmiştir. Buralarda karşılarına çıkan çeşitli kavimlerle sürekli savaşmak zorunda kalan Avarlar bazen de yenilmişlerdir. Avarlar kısa bir süre içinde Bizans İmparatorluğu'nun doğu sınırlarından batı sınırlarına gelmişlerdir. Avar Kağanı Bayar toprak ve mal isteklerini sürekli olarak sürdürmüş ve Bizanslılara rahat vermemiştir. Eskiden olduğu gibi İstanbul'a yeni elçiler göndermişler, Bizans İmparatoru onların isteğini benimseyince de iki taraf da savaş hazırlıklarına başlamışlardır. İmparator, general Tiberiüs'ü Avarlar'a karşı büyük bir ordu ile göndermiştir. Ordu dağınık olduğundan Avarların önünden kaçmış, bunun üzerine de Bizans İmparatoru Avarlar ile anlaşmak zorunda kalmıştır. Bizanslılar kervanlarla Avarlar'a armağan göndermişlerdir. Avarlar Slavlar'a da elçiler göndererek vergi vermelerini önermişlerse de bunu Slav kavimlerine benimsettirememişlerdir.<br /><br />İran Kralı Hüsrev, Anadolu'nun içerlerine kadar ilerlediği için Bizans İmparatorluğu sarsıntı geçirmekteydi. Bunun üzerine Tiberiüs başa geçerek topladığı ordu ile İranlıları geri püskürttü. Bizanslılar Göktürkler'e elçi göndererek İranlılara karşı ortak hareket edilmesini önerdiler.<br /><br /><br />Slavlar'ın Yunanistan'a saldırmaları üzerine Romalılar Avarlar'dan Slavlar'ın üzerine gitmelerini istediler. Bunun üzerine Bayar Kağan da derhal bir ordu toplayarak Slavlar'a saldırdı ve onları dağıtarak geri çekilmelerini sağladı. Bunun üzerine Bizanslılar Avarlar'ı artık daha ciddiye aldılar ve onları köle-barbar gözü ile görmekten vazgeçerek çeşitli armağanlar gönderdiler.<br /><br />Avar devletinin kuruluş yıllarında Panonia'da oturan Longobardlar ile Erdel ve Eflak yörelerinde oturan Gepidler arasında anlaşmazlık bulunuyordu. Longobard Kralı Alboin, Bayar Kağan'a elçiler göndererek Gepid devletini beraberce ortadan kaldırmayı önerdi. Çeşitli görüşmelerden sonra Bayar Kağan bu öneriyi benimsemiş ve zafer kazanıldığında ganimetin yarısını, Gepid ülkesini, ayrıca da Longobardlar'ın hayvanlarının bir kısmını istemiştir. Kral Alboin bu önerileri benimseyince Gepidler'e saldırılmış ve kısa bir savaştan sonra ülke ele geçirilmiştir. 567 yılındaki bu savaştan bir yıl sonra da Bayar Kağan, korkarak İtalya&#8217;ya göç eden Longobardlar'ın ülkesine sahip olmuştur. Eskiden Hun İmparatoru Atilla'nın yaptığı gibi, Bayar Kağan devlet merkezini Tuna ırmağının kıyılarında kurmuş, ikiyüz elli yıl Macar topraklarında yaşayacak olan imparatorluğun temellerini atmıştır.<br /><br />Panonia bölgesinin işgaliyle, Batı Hun İmparatorluğu'nun eski topraklarının çok büyük bölümü Avar Kağanı'nın eline geçmiştir. Bayar Kağan'ın imparatorluğu, merkez Macaristan'da olmak üzere, Elbe Vadisi, Alp Dağları ve Sava Vadisi'nden Don ırmağına kadar uzanıyordu. Aşağı Tuna İslavları ile Don ırmağı yöresindeki Kuturgur ve Uturgur kavimlerinin hepsi Avar İmparatorluğu sınırları içinde yer alıyordu. Yalnız 568 yılında bir Göktürk akınından sonra Don bölgesinde yaşayan Uturgurlar, Göktürk İmparatorluğu sınırları içine girdiler.<br /><br />Gepid ülkesini ele geçirdikten sonra Avarlar yeniden Bizans İmparatorluğu'na yönelmişlerdir. Tuna ve Sava bölgeleri Avarlar'ın denetimi altındaydı, ama bu yöredeki Sirmium kenti daha alınmamıştı. Avarlar bu kente bir saldırı düzenlediler ve geri püskürtüldüler. Avarlar geri çekildikten sonra çeşitli görüşmeler yapılmış, ancak anlaşmazlık sürünce Avarlar binlerce Kuturgur savaşçısını Dalmaçya kıyılarını talan etmeye yollamışlardı. Bayar Kağan bundan sonra Bizans'a yeni elçiler göndererek Sirmium bölgesinin teslimi ile beraber yeni vergiler istedi. Bizanslıların yüklü bir vergi ödemeyi kabul etmeleri üzerine Bayar Kağan Sirmium yöresinden vazgeçti.<br /><br />Savaşlardan zaman kaldıkça Bizanslıları kendisine örnek alan Bayar Kağan, bayındırlık işleriyle de uğraşıyordu. Ülkesinin ırmakları üzerinde köprüler, yol kenarlarında kervansaraylar kurduruyor, hamamlar ve benzeri büyük yapılar yaptırıyordu. Bu bayındırlık işleri için de Bizans'tan ustalar istiyordu. Bayar Kağan Tuna üzerine köprü yaptırmak isteyince Avarlar'ın Belgrad'ı alacağından çekinen Bizanslılar buna karşı çıktılar. Ertesi yıl Sirmium yüzünden Avarlar ile Bizanslıların arası yeniden açılınca Avarlar büyük bir orduyla Sirmium'u kuşatarak aldılar. Bu zaferden sonra Avrupa'nın en güçlü devleti Avar İmparatorluğu oldu. Bizanslılar bu durum karşısında 582 yılında Avarlar'a yüklü bir vergi ödediler.<br /><br />Bizans'ta Maurikus imparator olunca, Avarlar yeni bir anlaşma önererek yıllık verginin artırılmasını istediler. Bizanslılar bu kadar çok vergiyi reddedince Bayar Kağan da Belgrad ve yöresini zaptetti, sonra da Karadeniz bölgesine çıktı. Ancak soğuk kış nedeniyle Bayar Kağan merkezine çekildi ve Bizanslılara saldırmadı. Bizanslılar yüzbin altınlık vergiyi benimseyince Bayar Kağan Bizans İmparatorluğu'na dokunmayacağına dair söz verdi. 584 yılındaki barıştan sonra Avar egemenliği altındaki Slavlar Bizans'a saldırınca iki imparatorluğun arası açıldı ve Bizans İmparatoru verginin ikinci taksidini ödemeyerek Avar elçisini bir adaya hapsettirdi. Bayar Kağan da bunun üzerine, Vidin ve Silistre kentleri de dahil olmak üzere, tüm Tuna Vadisi'ni yakıp yıktı (586). Ertesi yıl ise Edirne yakınlarında Bizans ordusuna yenilen Bayar Kağan barış istemek zorunda kaldı. Bu zafer ile Bizanslılar Avarlar'a karşı savunmadan vazgeçerek saldırı zamanı geldiğine karar verdiler. İranlıları başarıyla geri püskürten Bizans ordusu bu kez batıda Avarlar'ın üzerine yürüdü. Bizanslıların değişen tutumu üzerine Avarlar da geniş bir ordu toplayarak yeniden saldırıya geçtiler ve Çorlu yakınlarında Bizans ordusunu yakalayarak kuşattılar. Bizanslılar bu büyük tehlike karşısında gene geleneksel hile politikasına başvurdular ve Bayar Kağan&#8217;a sahte bir mektup yolladılar. Mektubu alan Avar İmparatoru büyük bir kuşkuya kapıldı ve Bizanslılardan barış isteğinde bulundu. Bu olaydan sonra Bayar Kağan birkaç yıl merkezde kaldı ve yeni bir sefere çıkmadı.<br /><br />Bizanslılar, sarsılan durumlarını kurtarmak için Slavlar üzerine bir saldırı düzenlemişler ve bunları yenerek büyük miktarlarda ganimet sağlamışlardır. Bayar Kağan kendi uyruğu olan Slavların yenilmesi karşısında hiç ses çıkarmamıştır. Birkaç yıl sonra Avarlar'ın Dalmaçya kıyılarında yeniden başlattıkları talan üzerine Bizans ordusu o bölgeye giderek Avar ordusunu bozguna uğratmıştır. Bu duruma kızan Bayar Kağan bütün güçlerini toplayarak Trakya'ya girmiş, fakat ordusu içinde yayılan veba nedeniyle geri dönmek ve 599 yılında Bizanslılarla yeniden anlaşmak zorunda kalmıştır.<br /><br />600 yılında Bizans komutanı Priskos Tuna'nın aşağı kıyılarını ele geçirince Avar merkezini tehdit etmiştir. Bunun üzerine Bayar Kağan iki ordu hazırlamış, birincisini oğullarının komutasında Bizanslıların üzerine göndermiş, ikinci orduyu da kendisi yöneterek arkadan Bizanslıları çevirmeye kalkışmıştır. Oğullarının ordusu bozguna uğrayınca Bayar Kağan da ordusunu geri çekmiştir. Bundan sonra beş kez meydan savaşlarında Bizanslılar Avarları bozguna uğratmışlardır. Oğulları bu savaşlarda ölen Bayar Kağan da bu üst üste yenilgilerden sonra hayatını yitirmiştir. Bayar Kağan'ın ölümünden sonra Avar İmparatorluğunun yaşaması biraz da Bizans İmparatorluğunun içinde bulunduğu karışıklıklar sayesinde olmuştur. Bizans İmparatoru Phokas, Avarlar'a barış önerisinde bulundu. Yeniden yıllık para yardımı önerdi. Bunun üzerine Avarlar artık Bizans'a saldırmaktan vazgeçip kendilerine akın hedefi olarak İtalya'yı seçtiler. Önceleri Longobardlar'a yardım için Kuzey İtalya'ya ordu gönderen Avarlar daha sonraları buraları yakıp yıkmışlar ve bol ganimet ile geri dönmüşlerdir. Avarlar'ın gittikleri tüm bölgeleri yakıp yıkmaları tüm Avrupalıların bu ulusa barbar gözü ile bakmasına yol açmış ve Avarlar'a karşı diğer ulusları birleştirmişti. Orta Asya gelenekleri ile Avarlar her yıl çeşitli bölgelere akınlar yapıyorlar, buraları yakıp yıkıyorlar, toprakları ele geçirdikten sonra da bol ganimetle Macaristan'ın Segedin kenti yakınlarında bulunan merkezlerine dönüyorlardı. Avarlar'ın zenginliği Avrupa'nın yağmalanmasından ve Bizanslılardan alınan büyük vergilerden ileri geliyordu.<br /><br />610 yılında Heraklios Bizans İmparatoru olunca Avarlar'a elçiler göndererek buluşmak ve görüşmek istediğini bildirdi. Avar Kağanı da yeni imparator ile buluşmak istediğini bildirmişti. Bunun üzerine elçiler aracılığıyla bugünkü Marmara Ereğlisi buluşma yeri olarak belirlendi. Avar Kağanı'nın bu yakınlığından çok mutlu olan yeni imparator, kağan onuruna büyük şenlikler ve araba yarışları düzenletti. Fakat Avar Kağanı için buluşma Bizans başkentine baskın yapmak aracından başka bir şey değildi. Kağan en seçkin askerleri ile yola çıkmış ve kendisini karşılamaya gelen Bizans İmparatoru'na saldırmıştı. Bu oyunu önceden sezen imparator kılık değiştirerek Bizans'a kaçmış ve savunma önlemleri almıştı. Avarlar, İstanbul surlarını tahrip etmişlerse de orduda çıkan salgın hastalık nedeniyle geri dönmek zorunda kalmışlardı. Avarlar'ın bu oyunu, karşı bir saldırıyı gerektiriyordu ama, Bizans İmparatoru kutsal haçı bulmak üzere İran'a gitmeye hazırlanıyordu. Elçilerin aracılığıyla ikiyüz bin altın karşılığı Avarlar ile Bizanslılar yeniden anlaştılar.<br /><br />Bizanslıların İran üzerine gitmesi karşısında Avarlar ile Persler arasında Bizans İmparatorluğu'nu ortadan kaldırmak üzere anlaşma yapıldı. Buna göre İranlılar Anadolu yakasından, Avarlar da Trakya yakasından İstanbul'a yürüyeceklerdi. Kararlaştırılan tarihte Pers orduları Kadıköy'e geldiler. Avarlar ise bir ay gecikme ile geldiler. Slav filosu İran ordusunu Avrupa kıyısına geçirecekti. Ne var ki, Bizans donanması buna izin vermedi ve Slavlar ile İranlıları geri püskürttü. Avarlar ise yaklaşık iki ay İstanbul'u kuşattılar ve hergün saldırdılar, ancak Bizans kendisini çok iyi savundu ve tüm saldırıları geri püskürttü. Savaş sırasında büyük kayıplar veren Avar ordusu geri çekildi ve Macaristan'a döndü. Bizans kuşatmasının başarısızlığı Avar İmparatorluğu'nun dönüm noktası olmuş ve devlet artık bir çöküş dönemine girmişti. Avarlar'ın bütün Avrupa'yı yıldıran eski gücü de azalmaya başlamıştı.<br /><br />Avarlar'ın gücünün sarsılması üzerine, onlara bağlı kavimler ayaklanmışlar ve bağımsızlık istemişlerdir. İlk olarak Slav boyları bağımsızlık için örgütlenmeye başlamışlardır. Bir Frank tüccarı, Karpatlar yöresindeki Slavlar'ı bir araya getirmiş ve Avarlar&#8217;dan koparak 625 yılında bağımsız bir devlet kurmuştur. Kendi krallığını ilan eden Samo ile hemen Bizanslılar Avarlar'a karşı anlaşma yapmışlardır. Bir süre sonra da Uturgur ve Kuturgur kavimleri de Panonia yöresinde ayaklanmışlardır. Bu sıralarda hızla yayılan İslamlık ile savaşan Bizanslılar Avarlar'a karşı onları uzak tutma politikası izlemiştir. Bizans, Avrupa sınırlarına Sırp ve Hırvat kavimlerini yerleştirerek onları Avarlar ile arasında bir tampon bölge oluşturmaya yöneltmiştir. 635 yılında Kuturgurlar'ın yeniden ayaklanmasını Avarlar bastırmıştır. Avarlar ayaklanmalardan sonra Karpat havzasındaki topraklarını ellerinde tutabilmişler ama, ülkenin batısı Slavlar'ın; Karpatlar'ın, doğusu da Kuturgurlar'ın başı Kobrat'ın eline geçmiştir. Bizans İmparatoru Heraklios uzak görüşlü politikası ile Avarlar'ın sonunu hazırlamıştır. Her yandan ayaklanma ve saldırı ile çevrelenen Avarlar'ın durumu günden güne kötüye gitmiştir. Avarlar 676 yılında barışçıl amaçlarla Bizans'a elçilik heyeti göndermişlerdir. Bu tarihten sonra Avarlar artık iyice kendi içlerine kapanmışlar ve uzun bir süre akınlara çıkmamışlar, savaş yapmamışlardır.<br /><br />Tarih kaynakları 736 yılında Avarlar'ın yeniden toparlanarak Bavyera bölgesine saldırdıklarını bildirmektedir. Bavyera'yı yakıp yıkan Avarlar'ı sonra o bölgenin halkı kovmuştur. Bundan sonra Avarlar ile Bavyeralılar arasında yirmi yıl süren savaşlar başlamıştır. Franklar'dan yardım gören Bavyeralılar ise Avarlar'ı yenerek Viyana önlerine kadar gelmişlerdir. Bu yirmi yıl savaşları Avar devletini iyice sarsmış ve çöküşünü hızlandırmıştır. Daha sonraları Bavyera dukası Franklarla savaş için Avarlar ile anlaşmıştır.<br /><br />Frank hükümdarı Büyük Karl ise büyük hazırlıklardan sonra 791 yılında Avar seferine çıkarak konuyu kesin bir çözüme bağlamak istedi. Çeşitli ordularla desteklenen Büyük Karl'ın seferi Tuna kıyılarında ilerledi. Avarlar kalelerini bırakarak ülkenin iç kısımlarına, dağlık ve ormanlık bölgelere çekildiler. Büyük Karl Viyana önlerinde karşılaştığı bir kısım Avar ile savaşmış ve onların direncini zorla kırabilmiştir. Ayrıca Tuna nehrinde de bir filo Avar ülkesinin içlerine doğru girmiştir. Filo ile beraber iki kara ordusu Avarlar'ın yerleştikleri bölgeleri kuşatarak ele geçirmişlerdir. Franklar Sirmium bölgesini de fethederek Avarlar&#8217;ın hazinelerine el koymuşlardır. Franklar'ın Avar seferi başarıyla ilerlerken birden kış bastırmış ve orduda veba salgını ortaya çıkınca Büyük Karl savaşı sürdürmekten vazgeçerek geri dönmüştür.<br /><br />Frank seferinden sonra Avarlar dağınık bir durumda iken bu kez de Saksonlar gelerek Avarlar'ı Franklar&#8217;a karşı ayaklandırmışlardır. Avarlar'ın çoğunluğu intikam almak için ayaklanmışsa da sonraları barış taraftarları üstün gelmiştir.Yeni seçilerek başa geçen Tudun Kağan elçiler göndererek Hıristiyanlığı benimseyerek Frank koruması altına girmek istediğini söylemiş ama, Büyük Karl Avarlar'ın bu önerisini reddetmiştir. Bir süre sonra Büyük Karl yarım bıraktığı Avar seferine yeniden başlamıştır. Büyük Karl'ın oğlu Pepen Avarlar'ı yenerek onların devlet hazinelerini ele geçirmiştir. Pepen, Tudun'un barış isteğini kabul etmiştir. Avar Kağanı Tudun Büyük Karl'a bağlılık yemini ederek arkadaşları ile beraber Hıristiyan olmuştur. Hıristiyanlığı benimseyerek ülkesini kurtaracağını uman Tudun Kağan yanılmış ve Büyük Karl Avar ülkesinde belirli askeri merkezler kurarak ordusunun bir kısmını buralarda nöbetçi olarak tutmuştur. Tuna'nın sol kıyılarına kadar olan bölgeleri kendi ülkesine katmış ve böylece Frank Krallığı ile Bizans İmparatorluğu komşu olmuşlardır. Büyük Karl ayrıca Bizanslıların Avarlarla anlaşmalarını önlemek amacıyla Tuna boylarına Germenler ile beraber Slav boylarını getirterek yerleştirmiş ve arada bir tampon bölge oluşturmuştur.<br /><br />Franklar'ın aldığı önlemler Avarlar'ı son derece kızdırmış ve bunun üzerine ayaklanarak başta Tudun olmak üzere Hıristiyanlıktan vazgeçerek Bavyera bölgesine saldırmışlar ve buradaki Frank komutanını öldürmüşlerdir. Bunun üzerine Büyük Karl yeni bir Avar seferini başlatmış ve bu kez Avarlar'ı kesin bir yenilgiye uğratmıştır. Franklar'ın bu son seferleri Avar İmparatorluğu'nu tarihin derinliklerine sürüklemiştir. Tarihsel kaynaklarda Avarlar'ın son tarihi olarak 803 yılı görülmektedir. Bu tarihten sonra Tudun adı yok olur ve yerine geçen Zodan ise bütünüyle Franklar'a bağlanır. Büyük Karl Avar İmparatorluğu'nu yıktıktan sonra Avar ülkesini yeniden düzenler ve bu toprakları beş kontluğa bölerek kendisine bağlar. Salzburg piskoposunu bu ülkenin ruhsal lideri ilan eder.<br /><br /><br /><br /><br />Avar İmparatorluğu<br /><br />Avar İmparatorluğu dağıldıktan sonra çevrede yaşayan Komşu Slavlar bu ülkenin toprakları üzerine düşmüşlerdir. Kanlı savaşlardan sonra Avarlar yeni gelen yabancı kavimler ve daha çok Slavlar arasında erimişlerdir. Bir süre sonra 814 yılında Bizans'ı kuşatan Bulgar ordusunda Avarlar savaşmışlardır. Hırvatlar'ın Franklar'a karşı ayaklanmalarına Avarlar da katılmışlardır. Daha sonraları ise Avarlar, Tuna havzasına gelen ve buraya yerleşen Macarlarla birleşmiş, bunlarla kaynaşmışlardır. Sekizinci ve dokuzuncu yüzyıllarda Avar ülkesinin Bohemya ve Batı Macaristan bölgelerinde büyük Moravya adı verilen Slav devleti, Kuzey Macaristan, Eflak ve Bulgaristan'da Türk-Bulgar Hanlığı kurulmuştur. Karpatların güneyi ile doğusu da Macaristan'a günümüzdeki isimlerini verecek olan Onogurların eline geçmiştir. Günümüzde Macaristan devleti sınırları içinde yaşayan Avar kalıntısı bazı nüfus toplulukları bulunmaktadır. Bunlar kapalı topluluklar olarak eski geleneklerini yaşatan topluluklardır. Çiğil ve Szekely toplulukları Avarların günümüzde Macaristan'da yaşayan boylarıdır. Avarlar'ın bazı boyları da Bulgaristan'da yerleşmiştir. Tisa havalisinden Tuna sahillerine kadar uzanan alanda Bulgar Türkleri ile karışarak yaşamışlar ve günümüze kadar gelmişlerdir. Bulgaristan'da yaşayan Türklerin önemli bir kısmı burada yerleşen Avar boylarıdır. Ayrıca bugün Kafkasya'nın Dağıstan bölgesinde yaşayan çeşitli boylar da Avarlar'ın uzantılarıdır.<br /><br />Avarlar'da Kültür<br /><br />Avar kültürü ile ilgili buluntular daha çok Macaristan'da yapılan kazılarda çıkmaktadır. Bu buluntular iki gruba ayrılır. Birinci grup, doğrudan İç Asya'dan gelen Avarlarla ilgilidir. Macaristan'da ortaya çıkarılan onbeş bin Avar mezarından çıkarılan buluntular ağır dökme kayışlar, koşum takımları ve küçük heykelciklerdir. Macaristan'ın Balaton kenti yakınlarında daha çok Orta Asya'dan gelme Avar eşyası bulunmuştur. Bu tür eşya üzerinde süsleme olarak hayvan dövüşleri, hayvanları parçalayan grifon, üzüm salkımı ve yaprak biçimleri vardır. Bu grubun etkileri Almanya ve Fransa'da yaşayan kavimlerde de görülmüştür. Bu gruba daha çok Keszthely adı verilmektedir. İkinci gruba ise Martinovka kültürü adı verilmektedir ve daha çok İskit, Hun-Bizans ve Gotlar'ın etkilerinin karışmasından oluşmuştur. Bu buluntular öncelikle Avarlar ile birlikte bu alanlardan Macaristan'a giden Kuturgur ve başka Bulgar Türk kavimlerine aittir. İkinci gruba giren buluntulardaki madeni eşyalarda dövme tekniği görülür.<br /><br />Birinci gruba giren kazılarda kafatasları da bulunmuştur. Bunlar genel olarak Brakisefal karakter taşımaktadır. Bu durumda yalnızca eşyanın işleniş biçimi değil, iskeletler de Avarlar'ın yönetici kesiminin Orta Asya'dan geldiklerini kanıtlamaktadır. Avar mezarlarının bazen binden fazla mezar barındırması onların topluca oturduklarını ve yaşadıklarını göstermektedir. Avarlar, ölüleri doğuya doğru yatırır ve öteki dünyada aç kalmasın diye de yanına yiyecek koyarlardı.<br /><br />Diğer Orta Asya kavimleri gibi Avarlar da atlı ve yaylı bir kavimdi. Genellikle at sırtında dolaşır ve at sırtında yaşarlardı. Savaşlarda ise yay kullanırlardı. Yaylarını kemerin solunda, ok kutusunu ise kemerin sağında taşırlardı. Yayın yanı sıra savaşlarda kılıç da kullanırlardı. Avar kılıçları hem düz hem de eğri yapılırdı. Üzengileri ise daire biçimindeydi. Buluntular arasında ele geçen çifte borulu kaval da ilginçtir. Bir erkek iskeletinin elinde bulunan kaval iki artı beş olmak üzere toplam yedi delikliydi ve bunun benzerlerine Türkistan, Kafkasya ile Volga bölgelerinde rastlanıyordu.<br /><br />Avarlar ile ilgili diğer arkeolojik buluntuların Orta Asya kazılarında ele geçenlerle benzerlik taşıması bu ulusun hem Türk, hem de Orta Asyalı olduğunu açıkça göstermektedir. Ayrıca Avar dilindeki Türkçe kökenli sözcüklerin fazla olması da, Avarlar'ın Türklüğü'nü gösteren bir başka tarihsel kanıttır. Göktürk alfabesi kullanırlar ve Çuvaş Türkçesi ile konuşurlardı.<br /><br />Avarlar'da Devlet<br /><br />Avrupalıların "Avar" dedikleri bu kavmin Türkçe'de okunuşu "Apar"dır. Orhun yazıtlarında bu biçimde yer alması, Avarlar'ın Türkçe'de Apar olarak adlandırıldığını göstermektedir. Avrupa Avar kağanları da, Asya'daki Avar kağanlarının soyundan geliyorlardı. Hunlarla karşılaştırıldığında daha iyi bir devlet örgütleyicisi olan Avarlar Asya'da öğrendikleri devlet geleneğini Avrupa'ya taşımışlar ve bu geleneği Avrupa'da göçmen ve barbar olarak yaşayan kavimlere öğretmişlerdir. Macaristan'a yerleştikten sonra, devlet merkezini sağlam kurmuşlar, üç yüzyıla yakın bir süre oturdukları ülkenin egemeni olmuşlardır. Çeşitli savaşlarda yenilmelerine karşı, devlet geleneğinin güçlü olması nedeniyle bu kadar uzun bir süre ayakta kalabilmişlerdir. Kendi zamanlarında Roma ve Bizans İmparatorluklarına kafa tutabilmelerinin de arkasında yatan gerçek neden, sağlam bir devlet geleneğine sahip olmalarıdır.<br /><br />Avarlar da temelde, Hunlar ve diğer eski Türk devletleri gibi göçebe bir kavimdiler. Avar devleti genelde kavimler ve kabilelerden meydana gelen bir federasyon yapısında kurulmuştu. Devletin yönetici kesimi Avarlar'ın kurucu hanedanından geliyordu ama, ülkede çok değişik kökenden gelen kavimler ve boylar vardı ve bunlar Avar egemenliği altında beraberce yaşıyorlardı. Kafkasya'dan geçerken birçok Bulgar-Türk kavimlerini bu arada Ogur, Oturgur, Kuturgur ve Onugur kavimlerini de beraberlerinde sürüklemişlerdi. Türk kavimlerinden başka Germen olan Gepid'ler ve önemli sayıda Slav boyları Avarlar'ın egemenliği altına girmişlerdi. Avarlar, kendilerine bağlı bu kavimleri daha çok sınır boylarına yerleştirirler ve saldırılara karşı tampon olarak kullanırlardı. Ayrıca bazı seferlerde gene bu bağlı kavimleri öncü güçler olarak savaşa sokarlardı. Avarlar kendilerine bağlı kavimlere pek acımamışlar tehlike anında onları kullanmışlardı. Böylece hem kendi ordularını koruyorlar, hem de bağlı kavimleri kırdırıyorlardı. Hem Asya, hem de Avrupa Avar devletlerinin başında kağan unvanı taşıyan bir hükümdar bulunuyordu. Kraldan sonra ise Yuğruş adını taşıyan vezirler geliyordu. Avarlar'da ayrıca bir de Tudun rütbesi bulunuyordu. Daha çok başkomutan için kullanılan bu unvana genelde kağan sahipti.<br /><br />Avarlar'ın devlet örgütlenmesi temelde ordu ve askerliğe dayanıyordu. Avarlar her zaman Avrupa ülkelerinden fazla bir orduyu hazır tutmuşlar ve bu ordu ile seferlere çıkmışlardır. Ordu saldırı ve savunmaya göre iki türlü kuruluyordu. Saldırı ordusunun yapısı şöyleydi: Avarlar ve Bulgar Türkleri atlı güçleri, Slavlar, Gepidler ve diğer kavimler ise piyade ile filoyu oluşturuyorlardı. Sirmium savaşı sırasında kuşatmayı bilmeyen Avarlar, daha sonra bunun tekniğini çok iyi öğrenerek tüm savaşlarında başarı ile uygulamışlardı. Ordu devletin olduğu kadar toplumun da belkemiğini oluşturuyordu.<br /><br />Dış politikada Avarlar kendilerinden önce ülkelerine egemen olan Batı Hun İmparatorluğu'nun yolunu izlemişlerdir. Avar kağanları ile Bizans imparatorları arasındaki ilişki her zaman gergin olmuştur. Her iki devlet sürekli olarak birbirine karşı iki yüzlülük ve kurnazlık politikası izlemiştir. Bizans imparatorlarının Avar devletine ödedikleri yıllık yardım paraları gerçekte ağır yıllık vergilerden başka bir şey değildir. Buna karşılık Bizans imparatorları Avar ülkesini her zaman Bizans İmparatorluğu'nun bir parçası sayarlardı ve bu toprakları kaçak oldukları için Bizans koruması altına giren Avarlar'a armağan olarak verdiklerini ileri sürerlerdi. Bizanslıların bu iyimserliğine karşı Avarlar, birkaç kez Bizans ülkesine saldırarak İstanbul yakınlarına gelmişlerdir. Bizans'a düşman olan Avarlar Batı Roma ve Germenlere karşı hoşgörü politikası izlemişlerdir. Longobardlar Avarlar ile dost ilişkileri içinde olmuşlardır. Yenilgiye uğrayan Gepidler ise Avarlara boyun eğmeyi, akraba Longobardlara uyruk olmaya tercih etmişlerdir. Avarlar da bunun üzerine Gepidlere iyi davranmışlar köle uygulaması yapmamışlardır. Gepidler zamanla Avarlar içinde erimişler ve isimleri Avarlar ile beraber tarih sahnesinden silinmiştir.<br /><br />Slav tarihi açısından Avarlar'ın büyük önemi vardır. Atlı göçebe bir toplum olan Avarlar, savaşlarında ve seferlerinde kendilerine piyade hizmeti görecek asker sağlamak amacıyla fethettikleri yerlere Slav kavimlerini yerleştirmişler, sınır boylarında koruyucu göçler olarak kullanmışlardır. Slavlar, Avarlar sayesinde Elbe, Karpat, Vistül, Dalmaçya, Balkanlar ve Macaristan gibi çok geniş bir alana yayılmışlardır. Bu nedenle Slavlar genişlemelerini ve bu kadar geniş bir alana yayılmalarını Avarlar'a borçludurlar. Avarlar her şeye karşın Slavlar'ı çok derinden etkilemişlerdir. Slav kaynaklarında Avarlar ile ilgili çeşitli bilgiler görülmektedir. Slavlar Avarlar'ı kullanarak ilerlemişler ve yayılmışlar, daha sonra Avarlar'ın yok olmasıyla bugünkü durumlarına gelmelerini sağlayan sürece girmişlerdir. Slavların dilinde var olan "Avarlar gibi yok oldular" sözü, Slavların Avarlar'ın yıkılmasından ve onların yerlerini böylece ele geçirmelerinden dolayı sahip oldukları sevinci dile getirmektedir.<br /><br />Avarlar'da Din<br /><br />Din açısından Avarlar ile ilgili kaynaklar değişik bilgiler vermektedir. Diğer Orta Asya ve göçebe kavimleri gibi Avarlar'ın da şamanist oldukları düşünülebilir. Avarlar'da şamanlık ve şamanlar bulunduğunu gösteren bazı sözcükler, onların dilini yansıtan belgelerde ortaya çıkmıştır. Bizans kaynakları da büyücü veya sihirbaz olduğu sanılan bir kişinin Bayar Kağan'ın eliden kaçtıktan sonra Bizans İmparatorluğu'na sığındığını söylemektedir. Bu gibi veriler Avarlar'ın temelde ve başlangıçta şamanlık dinini benimsediklerini göstermektedir.<br /><br />Avrupa'nın içlerine girdikçe ve Avrupalı uluslarla ilişki kurdukça Hıristiyanlık Avarların önüne çıkmıştır. Bazı Bizans rahiplerinin Avar ülkesinde Hıristiyanlığı yaymak için çalıştıklarına dair bilgiler vardır. Hıristiyan papazları propaganda yaparken yakalayan Avarlar bunlara pek bir şey yapmamış, sonra da serbest bırakmışlardır. Worms piskoposunun Avar ülkesinde Hıristiyanlık propagandasına çıktığı tarih kaynaklarında açıkça yazılmıştır. Avarlar Hıristiyan piskoposlara dokunmadıkları gibi, Hıristiyan olmaya da yanaşmamışlardır.<br /><br />Avarların Hıristiyanlığı benimsemesi ancak Franklar'ın ülkeyi ele geçirmesinden sonra başlamıştır. Frank Kralı Büyük Karl'ın gönlünü kazanarak ülkeyi kurtarmak isteyen Avar Kağanı Hıristiyanlığı benimseyince, onunla beraber birçok kişi de Hıristiyan olmuştur. Ama ülke gene de elden gidince, Avarlar arasında bu kez de Hıristiyanlığa karşı bir tutum ortaya çıkmıştır.]]></description>
		<pubDate>Mon, 26 Oct 2009 23:06:17 +0200</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4702</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Çanakkale Savaşı</title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4683</link>
		<description><![CDATA[Çanakkale Savaşı, I. Dünya Savaşı sırasında 1915-1916 yılları arasında Gelibolu Yarımadası'nda Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında yapılan deniz ve kara muharebeleridir. İtilaf Devletleri; Osmanlı Devleti'nin başkenti konumundaki İstanbul'u alarak boğazların kontrolünü ele geçirmek, Rusya'yla güvenli bir tarımsal ve askeri ticaret yolu açmak, Alman müttefiklerinden birini savaş dışı bırakarak İttifak Devletlerini zayıflatmak amaçları ile ilk hedef olarak Çanakkale Boğazı'na girmişlerdir. Ancak saldırıları başarısız olmuştur ve iki tarafın da çok ağır kayıplar vermesiyle İtilaf Devletleri geri çekilmişlerdir Çanakkale Savaşı'nın nedenleri <br /><br /><br />Osmanlı Devleti 2 Ağustos 1914 tarihinde Alman İmparatorluğu ile, İttifak Devletleri safında yer almak üzere bir antlaşma  imzalamıştı. Ancak bu antlaşma, savaş hazırlıkları henüz başlamadığı için  gizli tutulmuştu. Osmanlı Devleti'ni bu antlaşmanın hemen ertesinde seferberlik hazırlıklarına başlamıştı. Aynı zamanda Osmanlı Devleti, "silahlı tarafsızlık"ını ilan etmiştir.<br /><br />Akdeniz&#8217;de Kraliyet Donanması önünden çekilen Alman Goeben muharebe gemisi ve Breslau ağır kruvazörü nin Amiral Sukon komutasında 10 Ağustos 1914 günü Çanakkale Boğazı&#8217;nı geçerek İstanbul&#8217;a gelmeleri büyük bir gerginlik yaratmıştı, çünkü Osmanlı Devleti, Boğazlar Antlaşması gereği boğazları tüm savaş gemilerine kapalı tutmak durumundaydı. Alman Donanması&#8217;na bağlı bu gemilerin Boğazdan geçişine izin vermek savaş nedeni sayılacaktı. Ancak Osmanlı Devleti, bu gemilerin Almanya&#8217;dan satın alındığını açıklayarak gerginliği ertelemiştir. Sözkonusu gemiler 16 Ağustos 1914 tarihinde Yavuz ve Midilli adlarıyla Osmanlı Donanması&#8217;na katılmışlardı. Bu gemilerdeki Alman mürettebat, Osmanlı Donanması&#8217;na ait subay ve erat üniformaları giyerek gemilerdeki görevlerini sürdürmüşler, Amiral Souchon ise Osmanlı Donanması Komutanlığı&#8217;na getirilmişti. Böylece Almanya, yakın gelecekte Rus limanlarına karşı kullanılmak için iki büyük silahını Akdeniz'den geçirerek Karadeniz'in hemen yakınına atmış olmaktadır. Bu silahlar Ekim 1914 ayında hem Rus limanlarını vurmak için, hem de Osmanlı Devleti'ni bir oldu bittiye getirerek savaşın içine çekmekte kullanılacaktır.<br /><br /><b>Yavuz ve Midilli Olayı</b><br />Yavuz ve Midilli&#8217;nin de içinde bulunduğu bir Osmanlı filosunun Amiral Souchon komutasında 27 Ekim 1914 günü Karadeniz kıyılarındaki Rus limanlarını bombalamaları ardından hem Rusya İmparatorluğu hem de Birleşik Krallık, Osmanlı Devleti&#8217;ne savaş ilan etmiştir.<br /><br />Batı Cephesi&#8217;nde 1914 yılının Eylül ayı sonlarında Alman orduları, Fransız-İngiliz savunmasını yaramamışlar, tüm Batı Cephesi&#8217;nde cepheler kilitlenmişti. Bu durum Almanya açısından Batı Cephesi&#8217;ndeki savaşın kısa sürede bitmeyeceği anlamına geliyordu. Oysa Alman savaş planı (Schlieffen Planı), ilk adımda Batı Cephesi&#8217;nde kısa sürede Fransız-İngiliz kuvvetlerinin yenilgiye uğratılması, ikinci adımda ise tüm kuvvetlerin Doğu&#8217;ya kaydırılarak Rusya&#8217;nın savaş dışı bırakılması esasına dayanıyordu. Schlieffen Planındaki bu sapma ardından Almanya, önce Rusya&#8217;yı savaş dışı bırakmak, Doğu&#8217;da serbest kalan kuvvetleri ile Batı Cephesi&#8217;ne yeniden yüklenmek istemişti. Osmanlı 3. Ordu'sunun Kafkasya bölgesindeki Kasım &#8211; 1914 ayı başlarındaki taarruzları bu planın hazırlık aşamalarından biriydi.<br /><br /><b>İzleyen gelişmeler  </b><br />Avrupa cephelerindeki bu gelişmeler, İngiltere ve Fransa&#8217;yı müttefikleri Rusya&#8217;yı desteklemek zorunda bırakmıştı.[8]-[9][kaynak belirtilmeli] Zaten Rusya, Almanya üzerinde yeterince güçlü bir baskı yapamamaktaydı. Kısıtlı endüstriyel kapasitesi dolayısıyla İngiliz ve Fransız desteğine gerek duyuyordu. [9][10] [kaynak belirtilmeli] Fransa ve İngiltere&#8217;nin bu desteği sağlaması için, herhangi bir Avrupa haritasından da görüleceği gibi, olası dört yol vardır.[kaynak belirtilmeli] Kuzey ulaşım hatlarından ikisi olanaksızdır. Kuzey Buz Denizi, yılın çok büyük bölümünde donmuş olduğundan deniz ulaşımına olanak vermemektedir, Baltık Denizi ise Alman Donanması&#8217;nın denetimindedir. Orta ulaşım yolu olan Avrupa karayolu ise Alman denetimindedir. Olası dördüncü yol ise Osmanlı Devleti&#8217;nin denetiminde bulunan Çanakkale ve İstanbul boğazlarının oluşturduğu denizyoludur. Çok yakın geçmişte, Balkan Savaşı&#8217;nda, Trablusgarp Savaşı&#8217;nda ve Sarıkamış Harekâtı&#8217;nda ağır yenilgiler almış olan Osmanlı Devleti&#8217;nin askeri gücü, İtilaf Devletleri&#8217;nce zaten yetersiz olarak değerlendirilmektedir. Avrupalılarca "hasta adam" olarak görülen yaşlı Osmanlı Devleti'nin boğazlardaki bir saldırıyı kaldıramayacağı düşünülmektedir. Eğer Boğazlar askeri olarak kontrol altına alınabilirse, Rusya&#8217;nın desteklenmesi olanaklıdır. Gerçekten de Rusya, Kasım ayı başlarında müttefiklerinden Çanakkale Boğazı&#8217;na göstermelik de olsa bir saldırı yapılmasını istemiştir. Böylece Kafkasya&#8217;da Osmanlı ordusunun baskısı hafifleyecektir. [11] [kaynak belirtilmeli]<br /><br />Öte yandan Rusya direnmeyi sürdürecek olursa, Almanya&#8217;nın Batı Cephesi&#8217;nde yeni bir taarruza kalkışma olanağı da pek yoktur.[9] [kaynak belirtilmeli] Bu tesbit, özellikle İngiliz yüksek komutanlığının, Batı Cephesi&#8217;ndeki kuvvetlerin bir bölümünün burada atıl tutulup tutulmadığının sorgulanmasına yol açmıştır.[12] Ayrıca İngiliz Donanması da yeterince etkili kullanılmamaktadır. Böylece Batı Cephesi&#8217;nden alınacak bir kısım kuvvetle donanmanın işbirliği ile daha etkili ve sonuç alıcı bir harekâta girişilmesi yolları aranmaya başlandı. Sonuçta Boğazlar&#8217;a yönelik bir operasyon planı üzerinde tartışılmaya başlanmıştır.<br /><br />Rusya ile bağlantının bu şekilde, Boğazlar&#8217;ın kontrolünün sağlanarak sonuçlandırılması, Osmanlı Devleti&#8217;nin başkenti olan İstanbul&#8217;un da işgalini kaçınılmaz olarak gerektirmektedir. İkisi, aynı anda gerçekleşecek sonuçlardır. Çanakkale Boğazı&#8217;ndan geçilerek İstanbul&#8217;un işgalinin İtilaf Devletleri açısından diğer stratejik sonuçları şunlardır. [13], [14] [kaynak belirtilmeli]<br /><br />Osmanlı Devleti savaş dışı bırakılmış olmakla, Almanya savaşın başlarında bir müttefikini kaybetmiş olacaktır. <br />Osmanlının tehdidinde olan [9][kaynak belirtilmeli] Süveyş Kanalı, dolayısıyla İngiltere&#8217;nin Uzakdoğu ulaşım yolunun güven altına alınması sağlanmış olacaktır. <br />Osmanlı Devleti&#8217;nin savaş dışı bırakılması, ve müslüman ülkeler[kaynak belirtilmeli] nezdinde İtilaf Devletleri lehine oluşturacağı kazanımlar açısından da önem arz etmektedir. Müslüman ülkeler[kaynak belirtilmeli]in gerek Orta Doğu&#8217;da gerekse de Uzak Doğu&#8217;da İngiliz hakimiyetine karşı dirence zayıflamış olacaktır. <br />Balkan devletleri, hemen doğudaki Osmanlı Devleti&#8217;nin çökmesi ve bunu İtilaf Devletleri&#8217;nin başarması üzerine, doğal olarak İtilaf Devletleri safında savaşa katılmaları yönünde etken olacaktır. Çünkü Osmanlı Devleti&#8217;nin yıkılması, Balkan devletlerinin bölgedeki hesaplarına ulaşabilmeleri yönündeki en önemli engeli ortadan kaldırmış olacak[kaynak belirtilmeli] ve bu durum, İtilaf devletlerinin bir hediyesi sayılacaktır.[15] <br />Rusya ile Karadeniz üzerinden deniz ulaşımının açılması özellikle önemlidir. Osmanlı Devleti'nin Boğazları her türlü deniz trafiğine kapatması sonucu, Rusya ile İngiltere ve Fransa arasındaki ticari ilişkiler de durma noktasına gelmiştir. Pek çok ticari gemi, Karadeniz'deki Rus limanlarında beklemektedir, Avrupa'da buğday fiyatları yükselirken ucuz Rus buğdayı ithal edilememekte, muazzam ticari karlardan mahrum kalınmaktadır. Kısacası Boğazların kapanması, İngiliz ve Fransız firmaları için büyük kar kaybı getirmektedir.<br /><b> Savaşın Sonuçları </b><br />İngiltere ve Fransa ile Osmanlı ve Alman orduları arasında geçen ve iki taraftan toplam 500,000'den fazla[23] insanın "kaybına" (ölüm, firar, esir, sakatlanma ve hastalıklar) neden olan savaşın ardından İtilaf Devletleri Çanakkale Boğazı'nı geçememiş, İstanbul'u işgal edememiştir. Pek çok tarihçi, Rusya'da zorda kalan çarlık rejimi devrilmesinde ve I. Dünya Savaşı 2 yıl uzamasında bu olayın önemli payı olduğu görüşündedirler.[kaynak belirtilmeli]<br />Çanakkale Savaşı, müttefikleriyle Rusya'nın irtibatını önlemiş, bu arada Lenin ve yandaşları Bolşeviklerin Ekim Devrimi ile Rusya savaş dışı kalmıştır. Bu durum ihtilal Rusyası ile müttefiklerini birbirinden ayırmıştır. Sovyet Rusya Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara hükûmetine belirli ölçüde lojistik destek sağlamıştır. <br />Bu savaşlar, İngiliz ve Fransız kuvvetlerini Gelibolu Yarımadası'na bağlamış, Almanya ve müttefiklerinin yükleri hafiflemiştir.[kaynak belirtilmeli] <br />Savaşta, çok sayıda eğitilmiş insan kaybedilmesi nedeniyle cumhuriyet döneminde eğitilmiş insan sıkıntısı çekilmiştir.[kaynak belirtilmeli] <br />Karşılıklı olarak çok büyük insan ve malzeme zayiatı verilmiştir. <br />Mustafa Kemal bu savaşta Conkbayırı Anafartalar ve Arıburnun'da görev yapmıştır. Çıkartmanın ilk günü Conkbayırı'ndaki müdahalesi ve savaşın son aşamalarında üstlendiği görevler, Mustafa Kemal'in askeri yeteneklerini ortaya çıkarmış[kaynak belirtilmeli], "Anafartalar Kahramanı" olarak tanınmasını sağlamıştır. Bu durum daha sonraları Mustafa Kemal'in milli liderliğini ortaya çıkarmıştır.[kaynak belirtilmeli] <br /><br />Ölü ve Yaralı Bilançosu <br /> Ölen Yaralı Toplam <br />Avusturalya 8.709 19.441 28.150 <br />Yeni Zelanda 2.701 4.852 7.553 <br />Birleşik Krallık 21.255 52.230 73.485 <br />Fransa 10.000 (Tahmini) 17.000 27.000 <br />Hindistan 1.358 3.421 4.779 <br />İtilaf 44.072 97.037 141.109 <br />Osmanlı 45974[24][25] 174.634 251.000<br /><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87anakkale_Sava%C5%9F%C4%B1" target="_blank">http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%87anakkale_Sava%C5%9F%C4%B1</a>]]></description>
		<pubDate>Tue, 20 Oct 2009 18:31:34 +0300</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4683</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Fatih Ve Fethe 4. Boyuttan Bakış</title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4611</link>
		<description><![CDATA[<!--coloro:#FF0000--><span style="color:#FF0000"><!--/coloro-->Safa Metin'in kitap eleştirisi  <br /><br />Evrendeki dördüncü boyuttan söz ediyor fizikçiler. Bu bir manevi boyut. Bu aleme dahil olabilen insanlar farklı bir biçimde yaşamaya başlıyorlarmış. On yılda bir bir yaş atıyorlar, kalp ilmine vakıf olabiliyorlar vs. Kim bilir, onlar on yıl deseler de dördüncü boyutta yaşayanlar daha uzun yıllarda bir yaş yaşlanıyorlardır. İhtiyarlıkları yaşlılıktan değil, ihtiyara sahip olduklarından zahir. <br /><br />Bir de tersi söz konusu olamaz mı? Beşinci boyut vardır örneğin. Bu boyuta girebilen bir kalb-i selim, yılda on yaş büyür. Neden olmasın? <br /><br />Fatih Sultan Mehmed diyorum ben. 21 yaşında iken İstanbul fethettiğine göre, neden aslında daha yaşlı olmasın? <br /><br />Mustafa Armağan Profil Yayınlarından çıkan yeni kitabı Gülün Fethi&#8217;nde Fatih&#8217;in yaş sorununa yakından bakıyor. Onun resmedilişindeki garabete dikkat çekiyor yazar. Resimlerinde kırklı yaşlarında gördüğümüz Fatih&#8217;e yirmili yaşlar yakıştırılmıyor muydu yoksa zihnimiz bu yaştaki bir &#8220;çocuk&#8221;a fethi mi yakıştıramıyordu? <br /><br />Yaşlı-genç Fatih paradoksu irdeleniyor kitapta. Genç ama yaşlı, yaşlı ama genç bir Fatih geçiyor tarih aynasından bu defa<br /><br />. Yeni bir Fatih ve Fetih kitabında Mustafa Armağan acaba ne anlatmıştır diyorinsan. Kendisini şerh etmiş dersek, çok mu iddialı olur? Kendisini şerh ederek başlamış kitabına. Sonra da tarihi. Kendisi, zaten tarih değil mi artık? O halde biz de bu yazıyı şerh edelim. <br /><br />Yazar, Gülün Fethi ile bir kere daha okurunu şaşırtıyor. Evvelce de tarih dedektörü yazarımızı hazine aramak için çıktığı yolculuklarda kaybetmiş, elleri kolları ganimetlerle dolu buluvermiştik bir garip tire işaretinde. <br />Garip diyoruz, evet. Garip bırakılmış olmak için bileği kesilmiş bulunuvermek gerekmiyor ki tarihin karanlık odalarında. Mumyası bulunmuş bir Fatih garip değil midir? Ya da bütün yapabildiği, gemileri karadan yürütmek olan bir Fatih, garip değil midir? Deruni bir savaş için yola çıktığı halde, ortada görünen galibiyetin çok yüzeyde, çok yüzeysel olması gariplik değil midir? Kazanmışken kaybetmekten başka nedir bu? <br />Kitabında kabukların savaşına benzetiyor sadece teçhizat ile yapılan savaşı. Halbuki, diyor, tarih, bunların çok ötesinde, çok içeride, derinlerde bir yerdedir. Beyinlerde, yüreklerde, ruhlardadır tarih. Galibiyetler ve mağlubiyetler orada. <br /><br />Kitap sorularla başlayıp makalelerle son buluyor. Derinlikli bir Fetih ve Fatih yorumu bu kitap. İstanbul, aynı zamanda şehre aşık olan yazarın satırlarında bir ideale dönüşüyor. İstanbul, Peygamber övgüsüne mazhar olmuş bir komutanı bekleyen ütopya olmuş yüzyıllar boyu. Yazarın satırlarında O&#8217;nun kokusunun duyulduğu bir gül oluyor şehir. <br />29 Mayıs&#8217;ta dünyaya bir gül düşüyor. İsmetli şehir. İçinden Asımlar geçecek diye, geçebilsinler diye, Fatih bir ideal şehir olarak tasarlıyor İstanbul&#8217;u. İstanbul&#8217;un gül oluşundaki sırra dokunuyor, hala duymaya çalıştığımız kokunun peşinden gidiyor. <br /><br />Gülün Fethi, bitmemiş bir İstanbul fethi rüyasındaki şifreleri döküyor diyebiliriz avucumuza. Eğer her okur, satır aralarından topladığı şifreleri sabırla biriktirir ve çözmek isterse, kitap bize İstanbul&#8217;u yeniden hediye edeceğe benziyor. İstanbul mu dedik? Hayır, Peygamber duasını. <br />Yazar, diğer kitaplarında oldu gibi sadece fethi yorumlamakla bırakmıyor okurunu, aynı zamanda bilgi boyutunu tamirata da girişiyor. İyi de yapıyor doğrusu. Fethin perdesini aralayıp arkada neler olup bittiğini anlatmayı ihmal etmiyor. <br /><br />Sunuş bölümü aslında kitabın hülasası diyebiliriz. Bir tiyatro sahnesinde anlatılmamış, yazılmamış ne var görmek isteyenleri, kulise taşımak gibi bir şey bu. Kulis. Molla Gürani&#8217;ye gülümsemek, diğer odada Akşemseddin&#8217;i görmek, Molla Fenari&#8217;ye şöyle bir bakıp kolumuzdan bizi sertçe çeken yazarın adımlarına yetişmeye çalışmak. Ayaklarının yerden kesildiğini hissedersen sayın okur, sakın, ama sakın şaşırma. Fatih&#8217;i &#8220;Fatih&#8221; yapan o ustaları, ellerinde nefs düzelten ütüleri, öfke biçen makasları, diyalog diken iğneleriyle bulacaksınız. <br /><br />Kitap, sonlara doğru yazarını kaybettirebilir size. Aramayın sakın, o şimdi bir Hüda-yı Nabit altında oturmuş gölgelenirken, elinde yeşim taşından bir havan eli, külçe altınlar dövüyordur. Altın tozları serpmek için İstanbul&#8217;un ve üzerimize yeniden. Neden mi? Fatih bizi görsün, bizde fethe değer şeyler bulsun, bizimle gurur duyup da bizi yeniden fethetsin diye. <br /><br /><!--colorc--></span><!--/colorc-->]]></description>
		<pubDate>Wed, 23 Sep 2009 19:14:49 +0300</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4611</guid>
	</item>
	<item>
		<title><![CDATA[Yedİkule' Nİn Kanli Tarİhİ]]></title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4597</link>
		<description><![CDATA[<!--sizeo:3--><span style="font-size:12pt;line-height:100%"><!--/sizeo--><!--coloro:#708090--><span style="color:#708090"><!--/coloro-->''DÜN SABAH PADİŞAH-I CİHAN İDİM, <br />ŞİMDİ ÜRYAN KALDIM'' <br /><br />Roma güneşi, yeryüzünün mutlak hakimi... <br />İstanbul' u dikkatle dinleyip ruhunuzla setrederseniz, zafer kazanan ya da tehditleri geçiştiren Roma İmparatoru' nun şehre Altın Kapı' dangirdiğini görür, askerlerin sokaklarda yürürken çıkardığı sert sesleri duyarsınız. <br /><br />Yedikule Hisarı, İstanbul' un önemli açıkhava mizelerinden birisidir. <br /><br />İmparator I. Theodosius, 390 yılında bir zafer takı olarak Altın Kapı' yı yaptırır. Zafer abidesine, II. Theodosius zamanında bazı ekler yapılmıştır. İöparatorun valisi Anthemiusa, onun yanına kuleler ekletip tümünü şehrin surlarıyla birleştirmiştirç <br /><br />Altın Kapı' nın mermer kulelerle birlikte bir bütün olarak 413 yılında tamamen II. Theodosius tarafından yapıldığı rivayet eden tarihçiler de vardır. <br /><br />... <br /><br />Hisar, Bizans' ın belli dönemlerinde zindan olarak kullanılmıştır. Osmanlı imparatorluğu da bu gelenekten yararlanacak, hatta bu konuda ileriye bile gidecektir. <br /><br />Altın Kapı ve Hisar' ın tarihi, Osmanlıların şehre girmesinden sonra daha da renklenir. Elbette Fatih' in şehre Altın Kapı' dan girmeyi düşünecek kadar seçeneği olmamıştır. O, burası yerine zorlanarak açılabilen ilk kapıyı dener. <br /><br />Eğer Fatih İstanbul' u almamış ya da buraya yeni kulele ilave ettirmemiş olsaydı, bugün burası ''Dörtlük Hisarı'' olarakta anılıyor olabiliedi. <br /><br />Fatih' in ilave ettirdiği 3 yeni kulenin ardından, garnizon olarak kullanılmaya başlanan Hisar' ıOsmanlı dönemindeki öyküsü böylece başlayacaktır... <br /><br />Kuleler, OSMANLI iMPARATORLUĞU' nda hem devlet hapisanesi hem de Fatih döneminden başlayarak, Hazine-i Hümayun olarak görev yapacaktır. Yedikule, imparatorluğun ilk hazinesidir. Garnizon içerisinde görev yapan komutan ve yeniçeri askerleri için küçük bir kışla ve depo inşa edilmiştir. Ne var ki Yedikule, Osmanlı' nın gerileme döneminde eski ihtişamını yitirir. 1851 yılında bir hayvanat bahçesine dönüşür. Abdülmecit sarayda bulunan aslanlardan sıkılınca, onları buraya hapsetmiş ve halkın teşrine açmıştır. <br /><br />Bizans döneminin şehir kapısı ve II. Mehmet' in garnizonu her nedense süratle gözden düşer. Yedikule, 1871' de Kız Sanat Evi, 1874 yılında ise, fişekhane olarak kullanılmaya başlar. Ardından da süvarilerin atlarınıın konulduğu bir ambar olur. İstanbul' daki zerzevatın büyük bir bölümünün buradan sağlandığı yıllar da olmuştur. Çünkü Yedikule belli bir dönemde bostan sıfatıyla hizmet vermiştir. Hisar, 1883 yılında sebze bahçesi yapılmak üzere BEKTAŞİ dervişlerinden MERSUL BABA' ya, birkeç yıl sonra da Bahçıvan CEMİL BEY' e verilir. <br /><br />Yedikule, I. Meşrutiyet zamanında yeniden hapisaneye dönüştürülse de,1895 yılından sonra Müzeler Umumi Müdürlüğü' ne bağlanır. <br /><br />Abbasi Halifesi El-mütevekkil, Kırım Hanı Giray' ın oğlu Mehmet Giray, Trabzon-Rum İmparatoru David Komennos ve oğulları ile Fransız Büyükelçisi Ruffin, Yedikule' de hapsedilen önemli kişiler olarak dikkat çekmektedir <br /><br />*** <br /><br />Kanlı kuyu derler. Boynuna baltayı vururlar. Gövdenden ayrılan başı, saçlarından kavrayıp bu kuyunun derinliklerine doğru atarlar. <br /><br />Aşağıda kurşuni kızıl, köpüklü bir yüzey vardır. Kuyunun pis ve kanlı suyu ileride deniz suyuna karışır. <br />Yedikule' nin yedisinde de insanı yutmaya hazır bir ejderha durur! <br /><br /><!--colorc--></span><!--/colorc--><!--sizec--></span><!--/sizec--><!--sizeo:3--><span style="font-size:12pt;line-height:100%"><!--/sizeo--><!--coloro:#708090--><span style="color:#708090"><!--/coloro-->Yedi kulenin yedisi de insan yolu gözler <br />Ve yedikule' ye düşen iflah olmaz derler. <br />Ve iflah olmamıştır ağalar, beyler ve esirler <br />Ve iflah olmamıştır genç Osman derler... <br /><br /><br />Yedikule, insanın kanını donduracak kadar tarajik olaylara da sahne olmuştur. Kanlı kuyu, Yedikule Hisarı' nın tüyler ürperten geçmişini özetlemeye yeterli olcaktır. <br /><br />Gövdeden ayrılan başların, Marmara Denizi' ne sürüklendiğini düşünsenize! <br /><br />Şüphesiz Yedikule, en kötü şöhretini 17. yüzyılda yaşanan bir olaya borçludur. <br />Osmanlı Devleti' nde ilk kez bir padişah burada katledidlecektir. Hem Osmanlı' nın içinden çıkan tarihçiler hem de batılı olanlar bu durumun, devletin çöküşünü hızlandıran en belirleyici olay olduğu konusunda bieleşirler. <br /><br />''Dün sabah padişah-ı cihan idim, şimdi üruan kaldım; merhamet edip halimden ibret alın; dünya size dahi kalmaz. HANGİ PADİŞAHIN KULLARI PADİŞAHLARINA BU İHANETİ ETTİLER?'' <br /><br /><br />Genç Osman gerçekten d bir günde tahttan indirilir ve katlinin vacip olduğuna dair bir fetva çıkarılır. <br /><br />Osmanlı' daki ilk büyük ıslahat girişimleri III. Selim ve II. Mahmut Dönemi' nde yapılır. Ancak Genç Osman' ın onlardan daha önce bir yapılanma süreci düşündüğü muhakkaktır. İşte onun Yedikule Zindanları' na sürükleyen bu düşüncesidir. <br /><br />II. Osman, üvey annesi Kösem Sultan' ın bütün entrikalarına rağmen 28 Şubat 1618' deOsmanlı' nın 16. Padişahı olarak tahta çıkar. <br /><br />Hocası Ömer Ağa' nın fikirlerinden etkilenmekte, Osmanlı toprakları üzerinde yeni bir düzen oturtmak istemektedir. Yeniçeri ocaı kaldırmak gibi tehlikeli bir girişim içersindenir. Çok geçmeden büyük bir tepkiyle karşılaşır. <br /><br />Lehistan' adüzenlenen seferin başarısız olması, 1621' de Boğazı donduran şiddetli kış nedeniyle çekilen sefalet ve aynı yıl gerçekleşen büyük İstanbul yangını, minareyi çalanların kılıf bulmaları için yeterli nedenler olacaktır. <br /><br />Genç Osman ''devlet yönetmek yerine, çıplak hurilerle oynaşmak da neeyin nesi?'' diyerek, harem hayatına da karşı çıkmıştır. Pertev Paşa'nın kızıyla evlenip Şeyhülislam' ın kızıyla nişanlanır. Tüm bunların üstüne ''Hacca gitmek istiyorum!'' diye tutturur. <br /><br />İşte bu bardağı taşıran son damla olur. Osmanlı İmparatorluğu' nun hiçbir hükümdarı Hacca gitmemiştir. <br />Yeniçeri daha gür sesle söylenmeye başlar. ''Hacca gitmek ne demek? Şimdiye kadar hangi sultan hacca gitmiştir? Artık Osman' ı istemezük!'' <br /><br />Aslında işin ilginç tarafı, Osman' nın Hacca gitmek istemesi değil, hepsi halife olarak anılan Osmanlı sultanlarından hiçbirinin daha önce İslam' ın 5 şartından biri olan Hac vazifesini yerine getirmemesidir. <br /><br />Evet, hiçbir Osmanlı halifesi daha önce Hacca gitmemiştir. Eski köye yeni âdet getirmek, Osman' ın da harcı değildir. <br /><br />Hareme karşı çıkıp evlenen, yeni sosyal düzenlemelerden söz eden, yeniçeri ocağını kaldırmayı düşünen ve üstüne üstelik Hacca gitmeye yeltenen genç sultanın mezarı açılır. <br />Genç Osman, zorba bir entrikayla alaşağı edilir. Önce sultanın sadık adamlarının kelleri alınır. <br /><br />Osman uzun dönem sadık adamlarının kellerini vermemek için direnmiştir. Ancak ne var ki işler daha fazla sarpa sarmıştır. Kendi canının da tehlikede olduğuna kanaat getirince, pazarlığa oturur, hatta istenilenlerin tümünü verir. Ancak çoktan iş işten geçmiştir. Artuık kendisi için de boş yere çırpındığı bir can pazarı başlar. <br /><br />Devrik sultan, bir gün içinde saraydan alınıp yeniçeri kışlasında yer alan Orta Camisi' ne getirilir. Kösem Sultan' ın işbirlikçisi yeni sadrazam DAVUT, burada ik kez Osman' ın boynuna kement atar. <br /><br />Ancak yeniçeriler Osman' ın yeniden tahta çıkmasını istememekle birlikte, öldürülmesine de razı olmazlar. Bu nedenle herhangi birayaklanmaya karşı sultanın ölümü ertelenir. <br /><br />Canının alınması için el ayak çekilmesi beklenir. Sonunda Orta Camisi' nden alınarak Yedikule Zindanları' na götürülür. Sulatan yolda türlü sözlü ve fiziki tacizlere uğrar. <br /><br />Bacağı ve kalçaları sıkılır... <br />22 Mayıs 1622 gecesi, Yedikule' de deniz tarafındaki mermer kulenin bodrumuna hapsedilir. Ne yazık ki tarih, bedeninin üzerinden öfkeli, azgın, şehvet dolu eşkıyaların geötiğini yazmaktadır. Geç Osman yeniçerilerin tecavüzüne uğrar. Direnebildiği kadar direnir, ancak nafiledir. Halk ve asker dağılırken Osman' ın canı da tükenmiştir. <br /><br />Sadrazam DAVUT ve emrindeki bostabcılar tarafından uzun süren uğraşlardan sonra katledilir. Davut Paşa, Osman' nın kulağını kesip öldüğüne ikna olsun diye bizzat Kösem Sultan' a götürecektir. <br /><br />Pek çok tarihçi, Osman' ın kulağının değil, kesilen kafasının valide sultana götürüldüğü konusunda hemfikirdir. Genç padişahın Topkapı' da sergilenen gömleği bu fikirleri güçlendirir. Koparılan bir kulaktan çok, kesilen bir başın sultanın gömleğini bu hale getirebilecği daha akla yatkındır. <br /><br />Tarih saklanmakta ustadır. <br /><br />Ne var ki bazı hikâyeleri hasıraltı etmek mümkün değildir. <br />Genç Osman' ın katli de inkâr edilemeyecek kadar gerçek ve sert bir öykü olarak dikkat çeker. <br /><br />Bir sultanı öldürmekle kalmayıp onun kutsal olarak kabul edilen kanını da toprağa akıtmak... <br /><br />Tarih saklayamadığını yumuşatmakta hünerlidir... <br />Genç Osman, bir akşamüzeri boğulur! <br /><br /><!--colorc--></span><!--/colorc--><!--sizec--></span><!--/sizec--><!--sizeo:3--><span style="font-size:12pt;line-height:100%"><!--/sizeo--><!--coloro:#708090--><span style="color:#708090"><!--/coloro-->% 100 İstanbul <br />Tarih, Mekân ve Sırlar <br /><br />ERK ACARER <br /><br />kitabından alıntıdır...<!--colorc--></span><!--/colorc--><!--sizec--></span><!--/sizec-->]]></description>
		<pubDate>Tue, 22 Sep 2009 13:53:08 +0300</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4597</guid>
	</item>
	<item>
		<title><![CDATA[İşte Anadolu'nun En Büyük Antik Meclisi]]></title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4594</link>
		<description><![CDATA[Burdur'un Gölhisar ilçesinde bulunan 3 bin yıllık Kibyra Antik Kenti'nde devam eden kazı çalışmalarında bu yıl Anadolu'nun en sağlam ve en büyük Bouleuterion ve Odeon (Meclis binası ve müzik evi) ortaya çıkarıldı.   <br />Roma imparatorluk döneminde 25 kentin başkentliğini yapmış bir metropol olan Kibyra'da, 2006 yılından bu tarafa stadyumda devam eden kazı çalışmalarına bu yıl ilk defa meclis binası ve müzik evi dâhil edildi. Kazı heyetinin bilimsel danışmanlığını yapan Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Şükrü Özüdoğru, 3 bin 900 kişilik kapasitesiyle meclis binası ve müzik evinin iç kısmında iki aylık bir çalışma gerçekleştirdiklerini belirtti. Bu alanda yaklaşık 5 metre yüksekliğindeki dolgu boşaltılarak yapının oturma sıralarının açıldığını ve orkestra seviyesine gelindiğini aktaran Özüdoğru, "Bu çalışmalar sonunda Anadolu'nun en görkemli yapılarından birisi açığa çıkmıştır. Bu kazıda eşine az rastlanan buluntular ele geçmiştir. Bunlar arasında Bizans dönemine ait 10 adet heykel taşları çok önemlidir." dedi. <br />Kazıların ilerledikçe ve şehrin ortaya çıkmasıyla birlikte bölgenin en cazip antik kenti haline geleceğini söyleyen Özüdoğru tarihi yapı ile ilgili şunları söyledi: "Kazı çalışmalarında büyük bir yangınla sonlanan meclis binası ve müzik evi yapısının orkestra tabanında yoğun yanma sebebiyle erimiş 3 bronz heykele ait çeşitli ebatlardaki parçalar bu yıl bulunan en önemli eserler arasındadır. Bütün bu eserler ilk olarak yangınla, sonrasında insan ve doğa tahribatı neticesinde zarar görmüşlerdir. Dolayısıyla bu eserlere acil konservasyon ve restorasyon müdahalesi gerekmektedir." <br /><br />BAKANLIKTAN EK ÖDENEK <br /><br /> Bu yıl 30 bin TL ile başlanan Kibyra Antik Kenti'ni gün yüzüne çıkarma çalışmaları için Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan ek ödenek de geldi. Dördüncü ve en uzun soluklu kazı döneminden geçen antik kent için Burdur il Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nün bakanlığa gönderdiği raporlar ve çalışmanın devam etmesi yönündeki talep üzerine 70 bin TL daha aktarıldı. Kültür ve Turizm Müdür Vekili Mehmet Tanır, gelen ek ödenekle beraber kazı çalışmalarının havalar el verdiği ölçüde Kasım'a kadar devam edebileceğini söyledi. Kazı alanında devamlı olarak 37 kişinin çalıştığı bilgisini veren Tanır, "İşlerin yoğunluğuna göre bu sayı daha da artabiliyor. Bu da Gölhisarlı vatandaşlara iş imkânı doğuruyor. Gelen ek ödenekle beraber çalışma süresinin uzatılması bu bölgede çalışan insanlar açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum." diye konuştu.<br /><a href="http://www.karakelam.com/kelam/se_redirect.php?url=http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=895033&title=iste-anadolunun-en-buyuk-antik-meclisi" target="_blank">http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=8...k-antik-meclisi</a>]]></description>
		<pubDate>Tue, 22 Sep 2009 13:27:04 +0300</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4594</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Yıllar Sonra Ortaya çıkan Tarihi Gerçek</title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4551</link>
		<description><![CDATA[<b>Mehmet Akif Ersoy tarafından yazılan İstiklal Marşı'nı değiştirme girişimlerinin ilkinin, marşın kabulünden 4 yıl sonra 1925 yılında yapıldığı ortaya çıktıMaarif Vekaleti'nin (Milli Eğitim Bakanlığı), batıyı çok fazla yerdiği ve Atatürk'ten bahsetmediği gerekçesiyle yeni bir marş yarışması düzenlediği, Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi'ne bağışlanan tarihi belgelerden anlaşıldı. <br /><br />Van'da görev yapan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmeni Kasım Kocabaş, internet aracılığıyla tanıştığı bir satıcıdan aldığı toplam 57 parça belgeyi Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi'ne getirdi. Belgeleri inceleyen tarihçiler, İstiklal Marşı'nın 1921 yılında kabulünün ardından, 4 yıl sonra ikinci bir yarışma daha düzenlenerek, marşın değiştirilmek istendiğini tespit etti. Belgelerin dönemi aydınlatacak nitelikte olduğu vurgulandı. Belgeleri inceleyen Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Caner Arabacı, ikinci yarışmanın Maarif Vekaleti (Milli Eğitim Bakanlığı) tarafından düzenlendiğini ifade etti. <br /><br />İstiklal Marşı'nın 1921'de Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edildikten sonra neden tekrar bir yarışmaya gidildiğinin sorgulanması gerektiğini söyleyen Yrd. Doç. Dr. Caner Arabacı, "İncelediğimiz belgelerde yarışmayı dönemin Milli Eğitim Bakanlığına bağlı Hars (Kültür) Müdürlüğü'nün düzenlediğini ve bu yarışmaya 57 başvuru yapıldığını tespit ettik. Hars Müdürü Dr. Hamit Zübeyir Koşay'ın notlarını incelediğimizde Mehmet Akif Ersoy'un şiirinin, batıyı çok fazla yerdiği, manevi unsurlar ağır bastığı ve Atatürk'ten bahsedilmediği için değiştirilmesi gerektiği üzerinde durduğunu gördük." dedi. <br /><br />Mustafa Kemal Atatürk'ün İstiklal Marşı'nı kabul kararının ardından meclisin en ön sırasında ve ayakta dinlediğinin altını çizen Arabacı, "Marşı değiştirmeye çalışanlar, gerekçeyi Atatürk'ün isminin geçmemesine bağlıyor. Burada görüyoruz ki batıcı kulüp, Atatürkçülüğü kullanarak kendi fikirlerini uygulamaya çalışmış. Sadece bu tarihte değil 1930 yılında da bir yarışma düzenlenmeye çalışıldığını biliyoruz. Tüm bu girişimlere rağmen marş millet tarafından benimsendiği için değiştirilememiştir." diye konuştu. <br /><br />Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi Müdürü Bekir Şahin de belgelerin ilk getirildiğinde bakımsızlıktan mantarlarla kaplı olduğunu söyledi ve kütüphane görevlilerinin temizliğe başladığını söyledi. Bekir Şahin, belgeler üzerindeki restorasyon ve tasnif çalışmalarının yaklaşık 1 yıl süreceğini dile getirdi. Belgelerin yazıldıkları dönemi aydınlatacağını aktaran Bekir Şahin, "Her biri ayrı bir öneme sahip, başka bir örneği bulunmayan bu belgelerden 57 adet eser elimize ulaştı. Söz konusu yarışmaya katılanların isimleri ve dilekçeleri bulunuyor. Akademisyenler kütüphaneye gelerek belgeleri inceledi. Bu eserlerin kültür tarihine büyük katkı sağlayacağını düşünüyorum." ifadesini kullandı. <br /><br />Kütüphanede incelenen belgeler arasında İstiklal Marşı'nı besteleyen Osman Zeki Üngör'e ait mektup, yarışmaya katılan önemli şairlerin dilekçeleri, dönemin Hars Müdürü Dr. Hamit Zübeyir Koşay'a ait el yazması notlar ve yarışmaya gönderilen bestelenmiş şiirler bulunuyor. (CİHAN) <br /></b>]]></description>
		<pubDate>Wed, 02 Sep 2009 14:13:02 +0300</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4551</guid>
	</item>
	<item>
		<title>İslam Ve Batı Karşılasması Ya Da Medeniyetler Savaşı</title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4517</link>
		<description><![CDATA[Bizim bizden haberimiz yokken, derin uykunun en derin kuytularındayken bakınız uyanmış olan Batılı derin tarihçi Arnold Toynbee yarım asır önce şunları İslam için söylemiş: <br /><br /><br />&#8220;Bizim üvey kardeşimiz İslam&#8230; Panislamizm(İslamcılık) uykudadır&#8230; Uyuyan devin uyanabileceğini hesaba katmak zorundayız. Bu çağrının İslam&#8217;ın militan ruhunu &#8211;kış uykusuna yatmış gibi görünüyorsa da- uyandırıp zafer dolu bir çağa yöneltmede, hesap edemediğimiz etkinlikleri olabilir. Geçmişte İslam, doğulu bir toplumu, batı saldırısına karşı çok güzel ayaklandırmıştı. Peygamberin ilk takipçileri zamanında İslam, Suriye ve Mısır&#8217;ı bin yıldır ellerinde tutan Helen egemenliğinden kurtarmıştı. Zengi, Selahaddin Eyyubi ve Memluklar zamanında İslam, haçlı seferlerine ve Moğol istilasına karşı durdu. Eğer insanlığın bugünkü durumu, bir ırk savaşına yol açacaksa, İslam tarihi görevini yapmak üzere bir kere daha çağrılmalıdır. (yani ırkçılığı durdurabilir) Dileyelim ki böyle bir savaş çıkmaz.&#8221; <br /><br /><br />Toynbee bunları söylerken İslam ile batı arasında bir savaş yoktu, olacağına dair emareler de belirmemişti. Batının iki oğlu Kapitalizm ve Komünizm savaşıyorlardı. Milliyetçilik asrındaydık, materyalizmin zirvesindeydik. Ama onun dediği çıktı. Uyuyan dev (İslam)uyanmaya başladı. <br /><br /><br />İslam, hakikaten de uyuyan bir devdir. Bir buçuk milyarlık nüfus, muazzam derecede gençlik ve onun sayısal çokluğu. Birçok yenilgiden ve imtihandan sonra profesyonel hale gelmeye başlayan sistemli cemaatler ve hareketler, dünya sevgisini üstünden atmaya başlayan ve feda olmaya gönüllü binler milyonlar, yeniden öze dönüş hareketleri, peygamberi metoda dayalı çalışma tarzları, halklarını durdurmaya çalışan ısırıcı diktatör ve kralların peş peşe ölmesi, iktidardan düşmesi (Saddam, Enver Sedat, İran Şahı, Afgan Şahı&#8230; gibi) ve daha nice gelişme karşısında Toynbee&#8217;e katılmamak elde değil. <br /><br /><br />Hem Toynbee; &#8220;Fakat İslam zor bir ruhsal görevi yerine getirmek üzere hala yaşamakta&#8221; diyerek büyük ve haklı bir isabette bulunmuştur. İslam, maddiyattan öte ruhsal anlamda insanlığı son bir defa daha düzeltecek, hakkı diriltecek bir mana medeniyeti oluşturacak. İslam&#8217;ın son asırdaki misyonu maddiyattan öte insanlığı ruhsal bir kemal mertebesine taşıyacak olmasıdır. Batı, insanlığı madden bir yere kadar götürdü İslam da son demlerde manevi bir Rönesans&#8217;la şu imtihan perdesini kapayacak gibi. Hem manevi yönden ne Hıristiyanlık ne Budizm ne de başkaları yeterli değildirler. İslam&#8217;ın Dünya&#8217;nın son demlerindeki misyonu ve faydası maddi olmayacak, mana yönünden olacak. (En doğrusunu Allah bilir)<br /><br /><br />Müslüman halkların bu bozulmuşluğu karşısında kurulacak olan yeni büyük medeniyet; Kur&#8217;an medeniyetidir. Çünkü Kur&#8217;an tek başına dirilerden daha çok İslam için çalışmakta ve savaşmaktadır. İki binler Kur&#8217;an medeniyetine gebedir. Kuran karşısında Hıristiyanlık dahi bilgilenmeyle beraber ya istifa edip iflas edecek ya da İslam&#8217;a katılmak zorunda kalacaktır. Hıristiyanlık yakın mesafede İslam&#8217;la yaptığı hiçbir dini savaşı kesinlikle kazanmamıştır. (Tabi ki galibiyet esasta Allah&#8217;ındır.)<br /><br /><br />&#8220;Tüm dünyayı kuşatan batı medeniyetinin belirsiz akıbeti&#8230;&#8221; görünür hale geldi. Akıbetini konuşan bir egemen sınıf ya da uygarlık, çözülme ve aşağıya kayma yönünden bir mesafe kat etmiş demektir. Avrupa ve Batı sonunu düşünmektedir ki bu onların korku girdabına girmekte olduklarını gösterir. Zaten ümitsizlik belirdiği an, yenilgiler zinciri peşi sıra takip edecektir. Düşen bir uygarlık bu düşüş karşısında zulüm silahını kuşanacak bu da mazlumların uyanışını acilleştirecektir. Tabi yine de en doğrusunu Allah bilir.<br /><br /><br />&#8220;Gerilim anlarında uygar dünyanın maskesi yırtılır. Ama uygarlıkların çöküşünün ahlâkî sorumluluğu liderlerin sırtındadır&#8221; (A. Toynbee) derken dediği gibi olmuş ve Filistin, Bosna, Çeçenistan ve daha nice hadiseler uygar dünyanın maskesini yırtmış ve onun asıl yüzü ortaya çıkmıştır. Sanırım Batı&#8217;nın bu asıl yüzünün çirkinliğini neredeyse tüm dünya halkları gördüler ya da görecekler. Batıya âşık kişi ya da toplumlar azaldı ve kalmayacak. Gerilim anları, maddi bunalım ve krizlerle daha da artacak. Hatta Batı şaşalı son yüzyıl tarihinde yapmadığı gaflar, hatalar ve dengesizliklere gebe kalacaktır. Batı ardı ardına hatalı adımlar atacak bu içte ve dışta krizlerle yoğunlaşacaktır. Yani batı gerilim halinde adeta kudururcasına paniklemektedir ve saldırganlaşmaktadır. Dışarıya model olma özelliğini yitiren uygarlık karşısında çevre toplumlar, kendi yollarını çizmek için güçlenmeye ve atak yapmaya başlarlar. Nitekim tüm dünyada halklar yavaş da olsa kendi rotalarını ve kaderlerini çizmeye başladılar. Birçok yeni ve gelişmiş toplumlar çıkmaya başladı. Çin, Hint, Tayvan, Kore, Endonezya, İran&#8230; gibi yeni ve güçlü devletler doğuyor. Artık gelişmişlik Batı&#8217;nın tekelinde kalmamıştır ve kalmayacaktır.<br /><br /><br />Medeniyet ve inanç bağlamında Batı&#8217;ya tek rakip kimdir? Batılılaşmış dünyada yeni bir kültür ve medeniyet çıkacak mı soruları karşısında verilecek cevapta İslam, kesinlikle yer alır. Bu ehli insaf Toynbee ve daha nice otoritece kabul edilmiştir.<br /><br /><br />İslam Batı karşılaşması, iki binlerde çok keskin ve çarpıcı başladı ve öyle devam edecek gibi. Bu karşılaşmanın galibi kısa vadede Batı göründüyse de uzun vadede Batı, İslam ile kavgasından yenik çıkacaktır. Ama bu yeniliş kendi sınırları içinde değil Batı&#8217;nın İslam&#8217;la savaştığı kendi diyarlarımızda gerçekleşecektir. Yani Batı, saldırdığı topraklarda ağır bir yenilgi alacaktır. Filistin, Afganistan, Irak&#8230; ve daha nice yerler bunu kısa sürede doğruladı ve doğrulayacak. Batı&#8217;nın kendi sınırları içinde ise zaten şu aşamada hiç kimse onlara onların sınırında saldıramaz.<br /><br /><br />Toynbee; &#8220;Batılı orta sınıf yıkılırsa insanlığı da kendisiyle birlikte yere serer mi?&#8221; diye yazarken günümüz bunalımını da keskin bir zeka ile görmüştür. Hakikaten Batı orta sınıfı krizle beraber kan kaybetmekte, Batı&#8217;yı da ve tüm dünyayı da etkilemiştir. Yatırım bankalarının iflası, Morgiç kredilerinin tahsilindeki büyük zorluklar ve tüm bu gelişmeler (Batı orta sınıfının ki bu sosyal hayatın ana direğidir) yıkılmasının önümüzdeki yılda süratle devamına neden olacak gibi. <br /><br /><br />Orta sınıfın yıkılışı içte derin sosyal dengesizlikler, bunalımlar fakir-zengin çekişmesine neden olacaktır. Orta sınıf Batı toplumunun belidir, sırtıdır. Düzeni onlar idame etmektedir. Düzenleri de orta sınıfın bunalımları ile bozulacaktır. Son gelişmeler yerli işbirlikçilerde ve tüm dünya halklarında Batı&#8217;nın yıkılabileceği gerçeğini kavratmaya başlattı. Birilerinin Batı adlı tanrısı yıkılabilir. İşte bu şüphenin çıkması dahi Hz. İbrahim&#8217;in balta ile başarmak istedikleri (Şüphe tereddüt, irkilme&#8230;) arasındaki gibi. <br /><br /><br />İslam ve Batı karşılaşması dünyanın geleceğini de şekillendirecek. Dünyanın geleceği konusunda belirleyici güç bu ikisidir. Çünkü diğer tüm medeniyetler (Çin ve Hint gibi) zaten Batılı olmuşlardır. Bunların şu anki anlayışları Batı kapitalist anlayışıyla tamamen aynıdır. Batı tüm dünyayı batılaştırmıştır. İslam dünyası dahi büyük oranda batılı olmuştur. Ama öyle de olsa İslam, uyuyan en büyük hatta tek alternatif güçtür.<br /><br /><br />Tarih tekerleğinin döndüğünü kesin biliyoruz. Batı dönen tekerde aşağıya doğru sapma halindedir. Batı&#8217;nın çatırtıları saldırganlıkla açığa çıkıyor. Saldırmakla bazı iç dengeleri tamir etmeye çalışıyor, silah satıyor, petrol şirketlerini zengin kılıyor; ama bu konuda iç dengelerini bir türlü tam düzeltmedi. Mesela: Üretimini iş gücünün ucuz olduğu yerlere taşımak zorunda kaldı.<br /><br /><br />Yine Toynbee&#8217; ye kulak verelim; &#8220;Batı toplumu, kültürel saldırganlığının enerjisini kısmalıdır. Bu gereğin bir nedeni; batılı tutum ve hedeflerin yıkıcı bazı eğilimler taşıması, ikincisi de başka kültürel değer sistemlerinin söz hakkıdır.&#8221; (Arnold Toynbee, Tarih bilinci cilt 4 S. 448) Batının dünya birliğini kuramayacağı kanısına varabiliriz. İnsanlığın kendi kendini yok etmesine tek çare gönüllü bir siyasî birlikteliktir. Bu da tüm halkların insani müştereklerde ortak karar vermesine bağlıdır. <br /><br /><br />&#8220;Uygarlığı oluşturan bence insanlardaki meydan okuma ve tepkidir. Akıllılığın başlangıcı faydalı bir şok geçirmektir.&#8221; (Arnold Toynbee) İslam ümmetinin bu son saldırılar karşısındaki tutumu, gösteriler, 70-80 yıldır çalışmayan gözyaşı bezlerinin çalışmaya başlaması, tepkiler ve devletlerin bu konudaki duruşlarına karşı halkın öfkesi, ümmet coğrafyasında meydan okuma ve tepki selini doğurmakta. Bu seli yönlendirecek hareketler ve liderler de olursa verimli gelişmeler yaşanacaktır. Açıkça İslam dünyasına, Gazze ya da başka yerlere saldırması uzun vadede İslam&#8217;ın uyanışını sağlayıp halkların derin uykusunu da kesecektir. <br /><br /><br />Anlayacağınız öğrenmeye acı çekmekle ulaşacağız. Bin tane nasihatin yapamadığını bir tane musibet yapar. Musibetlerle dirileceğiz. Düşmana âşık olmanın faturasını ağır bir şekilde ödeyeceğiz ve ödüyoruz. Düşmandan aldığımız darbelerle dirileceğiz.<br /><br /><br />Düşmanların süngüleridir bizi akıllandıracak olan. <br /><br /><br />Düşmanın yıkıcılığıdır bizi biz yapacak olan <br /><br /><br />Ve düşmanın öldürmesidir bizi diriltecek olan.<br /><br /><a href="http://www.inzardergisi.com/newsite/icindekilerDetay.asp?sayfaNo=821" target="_blank">http://www.inzardergisi.com/newsite/icinde...asp?sayfaNo=821</a>]]></description>
		<pubDate>Fri, 07 Aug 2009 23:35:47 +0300</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4517</guid>
	</item>
	<item>
		<title><![CDATA[Arnold Toynbee'nin Eseri Pınar'da!]]></title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4515</link>
		<description><![CDATA[<img src="http://www.nsspress.com/lukas/ch15/images/image009.jpg" border="0" class="linked-image" /><br /><!--fonto:Arial Black--><span style="font-family:Arial Black"><!--/fonto-->Batı aklını ve tecrübesini bir kefeye koyarken, karşısına dünyada Batı zihniyetinin ulaşamadığı kurtarılmış bölgeleri ele alıyor.<br />Kurtarılmış Bölgenin Fikir Kozasını Örebilmek: <br />İnsanlık tarihinde insanoğlunun konumunu algılamak isteyen her insan için Arnold J. Toynbee'nin değerlendirmeleri ufuk açıcı niteliktedir. İnsan aklının kıyasla çalıştığı malumunuz. Bir kültürü, medeniyeti anlamak istiyorsak eğer, onun karşısında olan kültür ve medeniyeti de değerlendirmemize tâbi tutmalıyız. Toynbee &#8220;medeniyetlerin çatışması&#8221; tabirini tarihte ilk defa kullanmış, dünyanın yaşadığı iki büyük dünya savaşın yıkıcı, olumsuz etkilerini tahlil etmiş, uygarlığın ve modernitenin beşiği olarak kabul edilen batının kalbinde yaşanan bu iki savaştan sonra, en gelişmiş uygarlığın bile bir sona sürüklenebileceğini görmüş bir yazar olarak, kültürleri anlamaya çalışılması gerektiği düşüncesiyle tarih felsefecileri arasında önemli bir konuma sahip olmuştur. <br />Dünya ve Batı Karşısında İslam<br />Dünya, Batı ve İslam adlı Pınar yayınlarından çıkan eserde yazarın çarpıcı tespitleriyle karşı karşıya kalıyoruz. Batı aklını ve tecrübesini bir kefeye koyarken, karşısına dünyada Batı zihniyetinin ulaşamadığı kurtarılmış bölgeleri ele alıyor. Rusya, İslam dünyası, Hindistan ve Uzakdoğu-Japonya&#8217;nın batıya karşı varoluş çabasını ve yaşananları batıdan yorumlamayıp, üst perdeden insanların dikkatine sunuyor. Ayrıca, kitabın son bölümünde Dünya, Yunan ve Romalılar üzerine görüşlerini serdediyor.   <br />Kitabın ilk bölümünde karşımıza çıkan "batı hiçbir zaman dünyanın tamamı olmamıştır" ve "dünya ve batı'nın 4-5 yüzyıldır sürmekte olan dünya-batı karşılaştırılmalarında en önemli tecrübelere sahip olan taraf batı değil, dünya olmuştur. Batı, dünya tarafından taarruza uğramış değil, bilakis dünya, batı tarafından taarruza - hem de şiddetli bir taarruza - uğramıştır" diyerek, kitabın ilk bölümünde dünyanın tarihsel seyrini algılamamız açısından önemli tespitlerde bulunuyor. Batı&#8217;nın dünya karşısındaki tavrı ve modern tarih olarak anılan evrede ortaya çıkardığı sorunları önümüze koyarak, batının dünya üzerindeki tahakkümünün nasıl ortaya çıktığına dair önemli tespitlerini paylaşıyor.  <br />Rusya'nın batı karşısındaki tutumunu değerlendiren ve büyük petro -Deli Petro-'nun ülkesinin otokratik batılılaşma sürecinden ve bunun dünyadaki ilk örnek oluşundan yola çıkarak Rusya ve batı arasındaki ilişkiyi dikkat çekici bir analize tabi tutar. Bu analiz içerisinde Rusya&#8217;nın esasında Hıristiyan inancından sıyrılarak batılı teknolojiyle birlikte alınmak zorunda olunan batılı hayat tarzının etkisiyle komünizmi -manevi silah- de ihracıyla bambaşka bir sürüce sürüklemesinden bahsederek, iki tarafında içinde olduğu durumu resmeder. <br />Türkiyenin Durumu <br /><br />Benzer bir analizi Türkiye için de yapan yazar, Atatürk&#8217;ün altı yılda ciddi devrimlere imza atmasıyla birlikte batıya karşı varoluşçu mücadele de ciddi bir adım olarak öngörür. Fakat bununla birlikte yapılan batı tarzı manevranın ciddi bir soruna yol açtığını, bunun zararlarını vb. durumları tahlilinin sonucunda ortaya koyar. Türkiye üzerindeki analizlerine Abdülhamit ve hatta daha da eskiye giderek III. Selim dönemine kadar geri götürerek, değerlendirmelerini ve özellikle askeri eğitim sürecini, batılı bir askeri eğitim tarzının benimsenmesini önümüze koyup, 1908 yılındaki gelişmelerle birleştirerek İslam dünyasına batıya karşı varoluş sürecinde üstü örtülü bir önermede bulunarak Türkiye&#8217;yi model göstermektedir. Bu hususa örnek olarak; Türkiye&#8217;nin 1950'li yıllardaki seçimlerini tamamıyla demokratik olduğunu söylemektedir. <br /><br />Aslında, 1908 tarihi ile birlikte yazarın yorumlarından yola çıktığımızda hala günümüz siyasetindeki etkisine şahit olduğumuz iktidar vesayetini de algılamamız kolaylaşabilir. Bu süreç hâlihazırda günümüz siyasetini de yakından ilgilendirmektedir. Örnek olarak da; Ergenekon olaylarını yahut meclis ve ordu ilişkisini sunabiliriz.  <br /><br />Uzakdoğu Ne Alemde<br /><br />Müslüman dünyanın diğer coğrafyalarında batı tarzı teknoloji ve bu teknolojinin getirdiği kaçınılmaz hayat tarzına geçişi daha sancılı olarak değerlendiren ve bunun örneklerini veren yazar, Osmanlı&#8217;nın nasıl yıkıldığına dair tespitlerde de bulunuyor. Tarihsel süreçte varoluş mücadelesini sürdüren Müslüman coğrafyanın batıya karşı tutumunda değiştirilmesi gereken ve batı aklına uygun taraflı tespitleri de yok değil. <br /><br />Yazarın &#8220;Hindistan ve Batı&#8221; ve &#8220;Uzakdoğu-Japonya ve Batı&#8221; ilişkisini değerlendirirken özellikle Hindistan-İngiltere ilişkisini irdelemesi ve bunun üzerinden Hindistan&#8217;ın içine düştüğü durumu özetlemesi, ayrıca Uzakdoğu&#8217;nun 15-16. yüzyıllarda batıya karşı başkaldırma felsefesini algılama çabası kitabı okunmaya değer kılmaktadır. <br /><br /> <br /><br />Teknoloji, Batı&#8217;nın hayat tarzıdır! <br /><br />Yukarıdaki ifadelere açıklık kazandırması  ve yazarın bu kitapla ortaya koymaya çalıştığı konunun iyi algılanması için dikkatinizi çekecek bir pasaj;<br /><br />&#8220;Teknoloji hayatın görünen yüzünü değiştirir bundan dolayıdır ki yabancı bir teknolojiyi adapte etmek bir ruhun diğer ruha teslim edilmesini istemeden, bir başkasını yok olma tehlikesine sokmadan tatbik edilebilecek gibi gözükür. Yabancı teknolojiyi adapte etmede, adaptasyonun sadece sınırlı bir sorumluluğu taşıdığı fikri şüphesiz yanlış hesaplama olabilir. Gerçek, bütün kültür desenlerindeki elementlerin her biri ile özden bağımlı bir kültür bağı bulunduğu yönündedir. Dolayısıyla, biri kendi geleneksel teknolojisini terk ederek yabancı bir teknolojiye adapte oluyorsa, hayatın teknolojik boyutundaki bu değişiklik, sadece bu boyutla sınırlı kalmayıp, tüm geleneksel kültürü değiştirene kadar devam edecek ve yabancı kültür, yabancı teknolojinin girdiği kültürel savunma alanında oluşturulan boşluklardan yavaş yavaş girerek tamamıyla içeri girmeyi başaracaktır.&#8221; <br /><br />Yüzyıl savaşlarının Batı&#8217;da yarattığı etkiyi &#8220;Bir asırlık vahşi mücadele ve rekabet, mezhep farklılıkları adı altında bitmek bilmeyen sivil savaşlar, Batı halklarını yalnızca din savaşlarından değil dinin kendisinden de tiksindirmişti.&#8221; diyerek özetler (sayfa 59).  Teknolojinin dinsiz kalarak kültürler üzerinde nasıl olumsuz bir etki yarattığını anlamamız açısından bu tespitin altını çizerken sayfa 78&#8217;de &#8220;Kültürel bir karşılaşmada, saldırıya uğrayan toplumun savunmasında açılan küçücük bir gedik, kaçınılmaz olarak başka şeyleri de beraberinde getirir&#8221;  tespiti bizlerin Batı&#8217;ya karşı savunma mekanizmamızı yinelememiz gerektiği noktasında vaktin geldiğini hatırlatmalıdır. Çünkü bir yığın örneğiyle karşılaştığımız şey o dur ki; batının teknolojik hayatı bu dünyanın çivisini iyice çıkarmıştır. <br /><br />Kitabın son bölümü de Dünya, Yunan ve Romalılar üzerinden dikkatimizi çekecek tespitlerle dolu. Bu okuma üzerinden okuyucu için gelecek ve dünya siyasetini, yaşam tarzını, yaşanan sorunları ve nasıl çözüm üretilir sorusunun cevabına dair birçok konuya adım atacağız, kurtarılmış bölgenin fikir kozasını öreceğiz. <br /><br /><br />Emre Dinç yazdı<br /><!--fontc--></span><!--/fontc--><br /><a href="http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=1640" target="_blank">http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=1640</a>]]></description>
		<pubDate>Fri, 07 Aug 2009 13:45:19 +0300</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4515</guid>
	</item>
</channel>
</rss>