<?xml version="1.0" encoding="iso-8859-9" ?>
<rss version="2.0">
<channel>
	<title>Edebiyat</title>
	<description></description>
	<link>http://karakelam.com/kelam/index.php</link>
	<pubDate>Mon, 06 Sep 2010 11:40:58 +0300</pubDate>
	<ttl>120</ttl>
	<item>
		<title>İbrahim Tenekeci</title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4797</link>
		<description><![CDATA[<b>MIRILDANMALAR</b><br /><i>içimden dedim beraber yürüyelim olur mu<br />varsın gemilerimizi taşıyamasın sular<br />varsın yarı yolda uyuya kalsın<br />bize gönderilen bahar.<br /><br />içimden dedim beraber yürüyelim olur mu<br />varsın gölgemiz olsun hüzün<br />dilediği gibiuzatsın canevimize ayaklarını<br />varsın annemiz olsun tütün<br />hayat daha sert vursun yumruklarını.<br /><br />içimden dedim ilmeği kaçmış bir hayat bizimkisi<br />nedir alnımızdan öpmek için izimizi süren<br />kalmış mıdır kalesi düşmüş bir şehrin cazibesi<br />nedir yalnız bize yakışan bu serüven.</i><br /><br />bu serüven ki<br />bizden biri yaptı sırtımızdaki hançeri<br />ve terketti bizi huzur denen sevgili<br />kalakaldık, şaşkınlığın avuçllarında<br />billur bir kuş gibi.<br /><br />içimden dedim gömülü bir ırmağın yalnızlığıdır bu<br />beraber yürüyelim olur mu...]]></description>
		<pubDate>Sat, 13 Mar 2010 14:17:51 +0200</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4797</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Karl Jaspers</title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4780</link>
		<description><![CDATA[Karl Theodor Jaspers (d. 23 Şubat 1883, Oldenburg - ö. 26 Şubat 1969, Basel) Felsefede varoluşçu akımın teorisyenlerinden Alman filozof ve psikiyatrist. Modern psikiyatri, din felsefesi, tarih felsefesi ve siyaset felsefesinde önemli etkileri olmuştur.<br />Felsefesi Karl Jaspers felsefenin pek çok alanında ilginç anlayışlar geliştirmiştir. Bunların en önemlileri din felsefesinde "aşkın", "şifre" (gizli yazı düzeni), "felsefece inanç" tasarımları; tarih felsefesinde "Eksenler Dönemi" tezi; siyaset felsefesinde ise "yeni siyaset düşüncesi"dir.<br /><br />Karl Jaspers insanın dünya karşısındaki mümkün tutumlarını, bireyin ölüm, savaş, değişme ve suç gibi durumlar karşısında vermek durumunda olduğu kararları analiz eden, varoluş problemini akıl aracılığıyla çözümleyecek bir varoluş felsefesi geliştirmiştir. Varoluşla, insanın yaşadığı ve dolayısıyla nesnelleştirilemeyen acı çekme, suçluluk ve ölüm gibi durumlarla sınırlanan ve açığa vurulan insanlık halini anlayan Jaspers'e göre, bu nihai durumlar bilimsel düşüncede gözden kaçırılır ya da bir takım açmaz ve antinomilerle ifade edilir. Oysa bu tecrübeler deneysel bene ilişkin bilgimizin eğretiliğini ve dünyasal varoluşumuzun güvenilmezliğini gösterir. Gerek kilisenin, gerekse siyasetin insanları özgür değil eşit yapmaya çalıştığını söyleyen Jaspers, gerçek varoluşunu yaşayamayan insanın başkaları tarafından kurulmuş olan bu çadırdan çıkabilmesi, kabuğunu yırtabilmesi için üç zorunlu koşul bulunduğunu söyler: Yalnızlık, cesaret ve savaş. Kitlesel duygudaşlık içinde sevgiyi kaybeden insan yalnız olabilmelidir. Bununla birlikte, önce yalnızlık ve başkalarını özleme açmazını cesaretle yaşama zorunluluğu bulunmaktadır. Bu iki koşulu gerçekleştiren insanın savaşacağı üç şey vardır: Ölüm, acı çekme ve suç. Gerçek bir varoluş düzeyine yükselmek, varolabilmek sorumlu olmaktan geçer. Bir inanç ahlakı geliştiren Jaspers, insanın varoluşunu gerçekleştirebilmesi için, bilimi aşarak "mutlağa" ya da "Tanrı"ya gitmesi gerektiğini söylemiştir. Varoluşunu bu yolla kuran insan, ona göre, ahlaksal bakımdan doğru olanı da bulmuş olur.<br />]]></description>
		<pubDate>Wed, 13 Jan 2010 14:44:27 +0200</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4780</guid>
	</item>
	<item>
		<title>İsmet Özel</title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4722</link>
		<description><![CDATA[<!--sizeo:2--><span style="font-size:10pt;line-height:100%"><!--/sizeo--><b>APAR TOPAR ÖLMEK</b><!--sizec--></span><!--/sizec--><br /><br />En iyisi. Zira işi<br />Aceleye getirmenin<br />Varacağı yüzsüzlük<br />Kolay anlaşılmaz pek<br />Anlaşılma ince<br />Olunca unca ölmek<br />Acele sanemcecik nedir<br />Gönü günde dar kafaca sündürmek<br />Arsıza arısızca postu deldirmek<br />Nedir gönlüce<br />Etlice köçekce ölmek<br />Çelik yaylı döşekte<br />Mat olmak değil midir<br />Göstere göstere ölmek alelacele<br />Olur mu dinmez yaş âmak el al ecele.<br /><br />Heh heey! Ap-ar ölmek namus-ı mücessem<br />Apaydın apaçık besbelli apaşikâr hengâme-şikâr<br />Dupduru dirhem maraton dungul durgun melhem<br />Tîri burgun tirzeni tamamiyle haşat<br />Gam gölünde şımşırık<br />Yemyeşil haşyet bulağında şehvetin<br />Nalsız tayı nallı deveye eklet<br />Paryaya bal sür<br />Sindir fîrûzîye masmavi<br />Hele gel bir diz kıralım<br />Çökelim böreğe çölde<br />Serelim kalkanlar<br />Peçeler perdeler belde<br />Kıralım da camını serâzat seranın<br />Bir de câm elde ölebilmeyelim<br />Ölmeden kefene cep<br />Ayrık yakılı abaya orkide netameli<br />Ölmez miyiz ölürüz aparıp mül karadan salih ameli.<br /><br />Tok git topar öl çeşme yaptıracaktın lıkırtını şarıltın<br />Takip edecekti şıp şıp tın tın tın<br />Yankı erkini bul avarelikten tîrendazlığında sıyrıl<br />Top güllesi fışkırtsa da şirdan sekinet veren hatırın<br />Apar topar kıra eze bükerek büklümlü ve süklümsüz<br />Çentik yeyip de tırtırlanmış olmakla değil<br />Yamultup yassıltarak topar öl kalacaksa<br />Bir infial kalsın arkanda<br /><br />Apar topar<br />Yılan sapar<br />Esir eser<br /><br />İsmet ÖZEL]]></description>
		<pubDate>Tue, 10 Nov 2009 21:52:52 +0200</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4722</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Halil Cibran Ve May Ziyade</title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4719</link>
		<description><![CDATA[Sadakat, vefa denilince akla hemen Halil Cibran ve May Ziyade gelir.  Arkadaşlık, dostluk yada aşk; adı ne olursa olsun bunu 20 yıla yakın  bir zaman sadece mektuplarla sürdürmüş olmak herkesin harcı değildir.  Bu anlamda ikisine de hayranım.<br />  <br />Bu ilişki üzerine Ahmet Altan'ın <b>"Hiç Görmeden"</b> adında yazdığı bir yazıyı paylaşmak istiyorum:<br /><br /><!--quoteo--><div class='quotetop'>QUOTE</div><div class='quotemain'><!--quotec-->Işıkların bütün berrak  parıltılarına rağmen içlerinde bir küskünlük taşıdığı, akşam  yağmurlarının aniden bastırdığı bu sonbahar günlerinde beni  yalnızlaştırıp kederlendiren, adını koyamadığım tuhaf bir şey var.<br /><br />Anlatması zor aslında.<br /><br />Garip  ve derin bir özlem duyuyorum ama özlediğim insanın bir adı, bir yüzü  yok, bu özlem beni öylesine korkutuyor ki sahibini bulmaya, tanımaya,  ona bir beden, bir koku vermeye çekiniyorum, camdan bir kuyuya düşer  gibi ellerimi geçirecek bir pürüz bile bulamadan bu özlemin  derinliklerine doğru kayarken gözlerimi kapatıyorum.<br /><br />Pencerelerin  inanılmaz derecede ışıklı, odaların ise serin ve gölgeli olduğu bu  zamanlarda hiçbir yerde durmak istemiyorum, huzursuz bir gitme arzusu  sarıyor beni ama nereye gideceğimi de bilmiyorum, gitmek istediğim  yerin de bir adı yok ve gitmek istediğim yer birden zihnimde  aydınlanıverecek, aniden her şey kararacak ve sanki o yer bir tiyatro  sahnesi gibi karanlığın içinde kendi ışıklarıyla tek başına duracak  diye ürperiyorum... O yeri bir kere görürsem oraya gitmemem mümkün  olmayacak çünkü.<br /><br />Hissettiğim yalnızlık ise ömür boyu bildiğim  bir yalnızlık ve o hep aynı görüntüye sahip; bütün öğrencilerinin  gittiği, sınıflarının boşaldığı sessiz bir okulun uzun taş  koridorlarında bir akşam üstü yalnız başına pencereye dayanıp duran bir  oğlan çocuğunun yalnızlığı bu, koridorlar mazot, lizol ve diş macunu  kokuyor; yalnızlığımın nedeni ne olursa olsun duygusu ve görüntüsü hep  bu, hep aynı saat, hep aynı gölgeleri uzamış akşamüstü, hep aynı boş  sınıflar, hep aynı sessizlik, hep aynı koku.<br /><br />Bu derin özlem, büyük bir okulda bırakılmış çocuğun yalnızlığına kelepçeleniyor, çaresizleşiyor, güçsüzleşiyor, üzülüyorum.<br /><br />Üstelik hiçbir tesellisi olmayan bir üzüntü bu.<br /><br />Nedeni yok çünkü.<br /><br />İçine  mavi bir ışığın hapsedildiği keskin bir kristal gibi duran gökyüzünden,  Göztepe&#8217;nin arka sokaklarına, apartmanların minik bahçelerine, inatla  açan güllerine, soluk bir pembelikle büyüyen narlarına, portakal  ağaçlarına, yol kenarlarındaki akasyalara yansıyan o parlak ve hüzünlü  aydınlıkla çoğalacak, yaşadığım sürece benimle dolaşacak bu  terkedilmişlik duygusu beni terk etmeyecek.<br /><br />Yüzü, sesi, bedeni, kokusu olmayan birini özleyebilir mi insan?<br /><br />Acıklı bir soru bu biliyorum.<br /><br />Böyle bir şeyin olamayacağını düşündüğünüzü de biliyorum.<br /><br />Ama olabilir bu.<br /><br />İnsanların  hoyratlığı yüzünden, "kötü sevişmelerle" hırpalanmış bir sokak orospusu  gibi aşağılanıp eskitilen "aşk" sözcüğünün üstünde biriken tozları  sildiğiniz vakit altından çıkacak olan o görkemli ve karmaşık duygu,  derinliğinde o kadar çok sır ve sürpriz saklar ki şaşarsınız.<br /><br />"Ölüm  ve hayat" uçlarını birbirine bağlayan, onları birbirinden kopmaktan  alıkoyan, ikisine de anlam katan ve ölümü de hayatı da bir saçmalık  olmaktan kurtaran tek duygudur belki de.<br /><br />Eğer bu dünyayı yaratan  bir güç varsa, onun kudreti ne hayatta ne ölümde çıkar ortaya, onun  olağanüstü yaratıcılığı böylesine bir duyguyu yaratabilmesinde, evrenin  nerdeyse bütün kaosunu ve esrarını tek bir duygunun içine  yerleştirebilmesindedir.<br /><br />Her seferinde yeni ve bilinmez bir hikayeyle gelir karşınıza.<br /><br />Bir  çöl peygamberinin nefesini taşıyan ve yazdıklarına o nefesi üfleyen  Halil Cibran, tam yirmi yıl boyunca, bir tek kez bile görmediği, bir  tek kez bile sesini duymadığı, bir tek kez bile kokusunu koklamadığı  bir kadına aşık olarak yaşamıştı.<br /><br />Bir Arap entelektüeli olan,  gazete yöneticiliği yapan, Mısır&#8217;ın sanatçılarını kendi salonunda  toplayan May Ziyade ile sadece "mektuplardan" oluşan bir aşk  yaşamışlardı.<br /><br />Büyük bir ihtimalle "ilişki", Ziyade&#8217;nin Cibran&#8217;ın yazılarına duyduğu hayranlıkla başlamıştı.<br /><br />Sonra yazışmaya başlamışlardı.<br /><br />Harfler, sözcükler, cümleler birbirini hiç görmeyen iki insanı tutkulu bir biçimde birbirine bağlamıştı.<br /><br />Hiç buluşmadılar.<br /><br />Hiç karşılaşmadılar.<br /><br />Ama  aralarındaki "aşk", Cibran öldüğünde May&#8217;e "Hiçbir zaman bu kadar acı  çekmemiştim, hiçbir kitapta bir varlığın bu kadar acı çektiğini, bu  kadar büyük bir acıya katlanacak gücü bulacağını okumamıştım,"  dedirtecek kadar derindi.<br /><br />Birbirlerine bu kadar tutkunken,  birbirlerini bu kadar özlerken neden hiç buluşmadıklarını, neden  birbirlerini görmek için çabalamadıklarını hep merak ettim.<br /><br />Korktuklarını düşündüm.<br /><br />Mektuplarını  yazarken ruhlarını apaçık ortaya koyabiliyorlardı, neredeyse sınırsız  bir özgürlükle her duygularını, her düşüncelerini söyleyebiliyorlardı,  kıskanabiliyorlar, kavga edebiliyorlardı; onların ruhlarının önünde,  ruhun yolunu kesecek, onu yolundan saptıracak, şaşırtacak bir beden  yoktu, hiçbir yere, hiçbir tene sürtünmeden, eskimeden ilerliyordu.<br /><br />Belki de bunu bozmaktan çekindiler.<br /><br />Sadece  zekalarının ışıltısıyla birbirlerini etkileyebileceklerini anladıktan  sonra bedenlerinin, zekalarının o büyük çekiciliğine ayak  uyduramamasından, arzularının, düşüncelerinin derinliğine  ulaşamamasından korktular sanırım.<br /><br />Özlediler birbirlerini.<br /><br />Ümitsizce özlediler.<br /><br />May  Ziyade, bilmediğimiz mektuplarından birinde belki de bu korkuyu dile  getirdiğinden Cibran onu ikna etmeye, korkusunu yatıştırmaya çalışan  mektuplar gönderdi.<br /><br />"Bana aşktan korktuğunu söylüyorsun, neden  küçüğüm? Güneş ışığından korkuyor musun? Denizin gelgitinden korkuyor  musun? Günün doğuşundan korkuyor musun? Baharın gelişinden korkuyor  musun? Aşktan neden korktuğunu merak ediyorum. Sıradan bir aşkın beni  memnun etmeyeceği gibi senin de sıradan bir aşktan hoşlanmayacağını  biliyorum. Sen ve ben ruhtaki duyguları sınırlamakla asla doyuma  ulaşamayız. Daha çoğunu istiyoruz biz, her şeyi istiyoruz."<br /><br />Karşılaşsalar, aşkları "sıradanlaşır" mıydı?<br /><br />Aşk sıradanlaşmaz, biter yalnızca.<br /><br />Bitecek bir aşka "sıradan" gözüyle bakıyorlardı belki de.<br /><br />Bitmesin istiyorlardı.<br /><br />Hiç bitmesin.<br /><br />May bazen korkuyor, bazen de aşkını açıkça yazıyordu.<br /><br />"Aşkın  eşlik ettiği yoksulluk ve sıkıntılar sevgisiz zenginlikten çok daha  iyidir. Bu düşünceleri sana itiraf etmeye nasıl cesaret edebiliyorum.  Tanrı&#8217;ya şükürler olsun ki bunları söylemeyip yazıyorum, çünkü şu anda  burada olsan, hemen geri çekilip uzunca bir süre senden kaçarım ve  söylediklerimi unutuncaya kadar da beni görmene izin vermem."<br /><br />Karşılaştıklarında,  kaçınılmaz olarak "bir kadın, bir erkek" olacaklardı, Cibran&#8217;ın  peygamberce sözleri, May&#8217;ın derinlikli anlatımı yerini, onlara sıradan  geldiğini sandığım "şehvete" bırakacaktı; o mektuplarda kendini  gösteren ruhlar, birer beden kazanacaktı ve bedenin sınırları içine  hapsolacaklardı.<br /><br />Bu muydu acaba korkuları?<br /><br />Peki, aşk korkar mı?<br /><br />Korkmaz bence.<br /><br />Onlar  birbirlerini görmeden aşık oldukları için, aslında "eksik" bir aşk  yaşadıkları için, o eksiklik korkuyla doluyordu, bunu gidermek için  bazen bir aşığın yazamayacağı kadar parlak bir anlatımla yazıyorlardı.<br /><br />"Güneş  ufukta kayboldu, harika şekilli güzel bulutların arasından parlak tek  bir yıldız belirdi, Venüs, Aşk Tanrıçası. Bu yıldız da bizim gibi aşk  ve arzuyla dolu insanlar mı oturur acaba? Acaba Venüs de benim gibi mi  ve kendi Cibran&#8217;ı mı var -kendi uzakta ama aslında çok yakında olan  güzel varlık- ve acaba o da şu anda, ufukta titreyen alacakaranlıkta,  alacakaranlığı karanlığın izleyeceğini ve karanlığı ışığın izleyeceğini  ve günü gecenin izleyeceğini ve geceyi günün izleyeceğini ve sevdiğini  görmeden önce bunun defalarca tekrarlanacağını bilerek ona mektup mu  yazıyor. O zaman o da elindeki kalemi alacak ve karanlıktan, bir adın  kalkanına sığınacak: Cibran."<br /><br />Bir aşkın içine başka hangi  duyguların sızdığını hiçbirimiz bilemeyiz; aşk herkes için aynı parlak  alevli deliliktir ama her aşkın içine sızan duygular farklıdır,  insandan insana, ilişkiden ilişkiye değişir.<br /><br />Cibran bir yazardı.<br /><br />Ve onların aşkı "yazıyla" ilerliyordu.<br /><br />May,  bir yazarın aşkını sadece yazının çekiciliğiyle ayakta tutmaya çalışmak  gibi zor bir iş üstlenmişti ve büyük bir ihtimalle onun aşkına "iyi  yazamamak, yazıyla yeterince etkileyememek" tedirginliği sızmıştı.<br /><br />Cibran  bir keresinde, "İkimiz de bütün becerileri, yetenekleri, bezemeleri ve  düzenlemesiyle konuşma sanatını kullanma eğilimindeyiz. Sen de, ben de,  dostlukla konuşma sanatının pek kolay uyum sağlayamadığını anlamak  zorundayız. Yürek yalındır, May, yüreğin görüntüleri de temel  şeylerdir, oysa konuşma sanatı sosyal bir araçtır. Bu nedenle konuşma  sanatından yalın konuşmaya dönme konusunda anlaşalım mı?"<br /><br />Bence, aralarındaki mektuplaşmada "aşkı" en çok dile getiren mektuplardan biriydi bu.<br /><br />Gösterişsiz, süssüz, karşısındakini en yalın, en çıplak haliyle görmek isteyen sade satırlar.<br /><br />Bunu pek başaramadılar.<br /><br />Eğer  Cibran&#8217;ın istediği bu yalınlığa ulaşsalar, sadece bir ruh, sadece bir  zeka olmak tutkusundan kurtulabilseler, bu sadelik içinde ruhları  kaçınılmaz olarak bir bedene ihtiyaç duyacaktı o zaman; iki ruhtan iki  insana dönüşecekler, aşkı sevişmeden kopartmayacaklardı.<br /><br />Belki yirmi yıl sürmeyecekti ama sürdüğü kadarıyla muhteşem olacaktı.<br /><br />Birbiriyle  gizliden gizliye yarışan iki zeka, bedenin sıcaklığını ve şehvetin  çılgınlığını da yanına alarak az rastlanır bir aşk yaratacaktı.<br /><br />Buna cesaretleri yetmedi.<br /><br />Yakıldığında  görülmemiş kıvılcımlar, renkler, şekiller ortaya çıkartacak bir havai  fişeği hiç yakmadan yıllarca ellerinde taşıdılar.<br /><br />Taşıdıkları şeyin değerini biliyorlardı.<br /><br />Ama yandığında ne olacağını hiç öğrenemediler.<br /><br />Belki de bir kere yaktıklarında kaçınılmaz olarak tükeneceğini düşündüler.<br /><br />Yüzünü, sesini, kokusunu bilmeden özlediler birbirlerini.<br /><br />Birbirlerini görmeyerek bir aşka ihanet mi ettiler yoksa bir aşkı kendi arzularından bile mi korudular, bilemiyorum.<br /><br />Şu  küskün ışıklı sonbahar gününde, adını, yüzünü, sesini bilmediğim, kendi  hayatımın girdabında varlığını dalgaların kapattığı, bazen yalnızca bir  siluet halinde sezebildiğim isimsiz bir hayali özlerken bile onların  aslında aşklarına "ihanet" ettiklerini düşünüyorum.<br /><br />Ben kimi özlediğimi bile bilmiyorum ama onlar biliyorlardı.<br /><br />Beğenilmemekten çekindiler herhalde.<br /><br />Birbiriyle kaynaşan ruhlarını öksüz bıraktılar, bedensiz bıraktılar, şehvetsiz bıraktılar.<br /><br />Bir hayal olarak kalmak istediler.<br /><br />Sadece bir hayal.<br /><br />Beğenilen bir hayal.<br /><br />Soluk  pembe narlar büyüyor, ani akşam yağmurları bastırıyor, ıssız  koridorlarda başını pencereye dayayan çocuğun yalnızlığı günün keskin  ışığında gösteriyor kendini, loş ve gölgeli odalarda duramıyorum,  gideceğim yeri bilmiyorum, neyi, kimi özlediğimi bilmiyorum, cam bir  kuyudan düşer gibiyim.<br /><br />Bu keskin mavi ışık yerini yağmurlara bıraktığında ben kurtulacağım.<br /><br />"Hiçbir  zaman bu kadar acı çekmemiştim, hiçbir kitapta bir varlığın bu kadar bu  çektiğini, bu kadar büyük bir acıya katlanacak gücü bulacağını  okumamıştım," diyen May...<br /><br />O, hiç kurtulamayacak.<br /><b><br />16.09.2007</b><!--QuoteEnd--></div><!--QuoteEEnd-->]]></description>
		<pubDate>Tue, 10 Nov 2009 17:51:21 +0200</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4719</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Cahit Sıtkı Tarancı</title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4717</link>
		<description><![CDATA[Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır,<br />Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor,<br />Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini,<br />Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim,<br />Senden kopardım çiçeklerin en solmazını,<br />Toprakların en bereketlisini sende sürdüm,<br />Sende tattım yemişlerin cümlesini.<br /><br />Desem ki sen benim için,<br />Hava kadar lazım,<br />Ekmek kadar mübarek,<br />Su gibi aziz bir şeysin;<br />Nimettensin, nimettensin!<br />Desem  ki...<br />İnan bana sevgilim inan,<br />Evimde şenliksin, bahçemde bahar;<br />Ve soframda en eski şarap.<br />Ben sende yaşıyorum,<br />Sen bende hüküm sürmektesin.<br />Bırak ben söyleyeyim güzelliğini, <br />Rüzgârlarla, nehirlerle, kuşlarla beraber.<br />Günlerden sonra bir gün,<br />Şayet sesimi farkedemezsen,<br />Rüzgârların, nehirlerin, kuşların sesinden,<br />Bil ki ölmüşüm.<br />Fakat yine üzülme, müsterih ol;<br />Kabirde böceklere ezberletirim güzelliğini,<br />Ve neden sonra<br />Tekrar duyduğun gün sesimi gökkubbede,<br />Hatırla ki mahşer günüdür<br />Ortalığa düşmüşüm seni arıyorum.<br /><b><br />Cahit Sıtkı Tarancı</b>]]></description>
		<pubDate>Mon, 09 Nov 2009 12:35:16 +0200</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4717</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Mailis Nalars</title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4649</link>
		<description><![CDATA[<blockquote>  <!--sizeo:4--><span style="font-size:14pt;line-height:100%"><!--/sizeo--><!--sizeo:4--><span style="font-size:14pt;line-height:100%"><!--/sizeo--><!--coloro:#39340d--><span style="color:#39340d"><!--/coloro-->Anadan Üryanız<!--colorc--></span><!--/colorc--><!--sizec--></span><!--/sizec--><!--sizec--></span><!--/sizec--><br /><br />  <!--coloro:#39340d--><span style="color:#39340d"><!--/coloro-->Doğru açıdan bakan herkese herkes çırılçıplaktır!   <br />  <br />Hiçbirimiz diğerimizden gayrı değiliz.  <br />Ve bir fazlalık, eksiklik aramak lüzumsuz.   <br />Ne masumuz ne de suçlu...  <br />Sadece kullandığımız ve kullanıldığımız zeminler var   <br />ayrı ayrı.  <br />  <br />Somalili çocuk annesinin eteğini şeker için çekiştirdiğinde,  <br />Alaska&#8217;daki yaşıtı, yağlı bir balık parçası için   <br />aynı şeyi yapıyordur;   <br />dudaklarını büzerek ve zırıldak bir ağlama tutturmuş halde...  <br />  <br />Amerikalı espriye güler, Çinli de hasta olur.  <br />Vietnamlı&#8217;nın canı yanar kurşundan ve İngiliz de uyur...  <br />Türk&#8217;ün geçim sıkıntısı, Kazak ailenin zenginliğidir!   <br />Yaşarız zaman zaman, döngüden döngüye   <br />birbirimizi tekrar eder dururuz.  <br />  <br />Biz aynı DNA&#8217;dan çoğalmış bir cinsiz...  <br />Dillerimiz farklı; ama kelimelerimiz aynıdır.  <br />İnsanca&#8217;da buluşuruz.  <br />  <br />Hazımsız ve kıskancız hepimiz...  <br />  <br />Kişisel dünyamızın sınırlarına koku bırakmak   <br />veya yönetimine rızamız olanın sınırlarında zaman geçirmek gibi hayvanlarla ortak yönlerimiz de vardır.  <br />  <br />Ne bileyim, soğuk görünümlüdür de,   <br />yanına aldığına stendap komedyendir...  <br />Havalıdır da,   <br />sokulmuşsa birine onda süt dökmüş kedidir ya da...  <br />  <br />Komplekslerimiz vardır...  <br />Eksi&#8217;miz bilinsin istemeyiz.   <br />Sanki eksiltir bizi o eksi.  <br />Dümen bile çeviririz fark edilmemesi için.  <br />Biliriz kız güzelliği,   <br />Oğlan yakışıklılığı ile sergiler varını...  <br />  <br />Koku budur.  <br />  <br />Biri ona güzel diye yaklaşınca da sokar.   <br />&#8217;Sen beni ben olarak kabul etmedin&#8217; Al sana iğne...  <br />Yakışıklı ve atletik erkek/,  <br />güzel ve alımlı kadının zeki veya kalbî davranmaya   <br />ihtiyacı yoktur.   <br />Görüntüsü oldukça iştah kabartır.  <br />Elini sallasa ellisi.   <br />Sonra ellisi birden en büyük işkence olur ona...  <br />Onlar yüzünden sevememiştir çünkü.  <br />Sevememiş ya da sevgisini yürütememiştir.  <br />  <br />Şefkatle okşarken şehvetlenebilen bir cinsiz,  <br />şehvette şefkati yaşayabilen ya da...  <br />  <br />Yetişemediğimiz yeri çene ve beden dili ile doldururuz.  <br />Altında kaldığımıza yavşarız.  <br />Bükemediğimiz bileği öper, öpemediğimiz dudağa  <br />hevesleniriz.  <br />Taksit taksit yaşamayı beceremez,   <br />topyekun hibe ederiz varlığımızı peşkeşçilere!   <br />  <br />Çocukken bilye   <br />gençken birdirbir  <br />orta yaşta elim sende  <br />yaşlanınca körebe oynarız biz...  <br />  <br />Biz insanız.  <br />Yok hiçbirimizin diğerinden farkı...  <br />  <br />Belki işte zemin farklı o kadar...  <br />  <br />Mailis Nalars Çıplak Yazıt<!--colorc--></span><!--/colorc--><br /><br />  <b><!--coloro:#39340d--><span style="color:#39340d"><!--/coloro-->Mailis Nalars<!--colorc--></span><!--/colorc--></b><br /><br />  </blockquote>]]></description>
		<pubDate>Sun, 04 Oct 2009 19:22:45 +0300</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4649</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Gelmeden Evvel, Geldin, Birlikte / Ahmet Haşim</title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4622</link>
		<description><![CDATA[<!--sizeo:3--><span style="font-size:12pt;line-height:100%"><!--/sizeo--><!--coloro:#708090--><span style="color:#708090"><!--/coloro-->GELMEDEN EVVEL<br /><br />Kalbim<br />Benim bir ormandı,<br />İsimsiz, asude,<br />Bir büyük orman;<br />Ve gölgelerinde revan<br />Olan hafi suların aks-i şevk-i müttaridi<br />Dağıtırken sükutu bihude,<br />Düşünürdüm ki, hangi gün, ne zaman,<br />Ne zaman<br />Girecektin o kalb-i mes'ude?<br /><br />Etmeden zehr-bad-ı fasl-ı elem<br />Reng-i eşcar ü abı fersude,<br />Dolacak mıydı seslerin, bilmem<br />O tehi saye zar-ı mesdude?<br /><br />Sanki hicrana bir teselliydi<br />Şeceristan-ı kalb içinde revan<br />Olan hafi suların musiki-i nevmidi.<br /><br /><br />GELDİN<br /><br />Bir gün<br />Akşamın ölgün<br />Duran o namütenahi ziya denizlerine<br />Gark olan eşcar,<br />Gark olan ovalar<br />Oluyorken sükut ü hüzne makar<br />Geldin alam-ı kalbi teskine<br /><br />Ey şebabın hayal-ı cavidi,<br />O melul akşamın havası kadar<br />Gelişin bir sükun-ı saridi...<br /><br /><br />BİRLİKTE<br /><br />Bütün bizimçündür<br />Nukuş-ı encüm-i vahdetle işlenen bir tül<br />Gibi üstünde titreyen bu sema;<br />Gecenin dallarında şimdi açan<br />Bu kamer,<br />Bu altın gül...<br /><br />Bütün bizimçündür<br />Ne varsa aşk ile bidar-ı ra'şe, ya naim,<br />Ne varsa aid olan leyl-i hande-me'nusa,<br />Sana aid lebimdeki buse,<br />Lebinin surh-ı bizevali benim.<br /><br />Ahmet Haşim.<br /><br />....................................<br /><br /><br />GELMEDEN EVVEL - Benim kalbim, bir ormandı, isimsiz, sakin, büyük bir orman ve<br />gölgelerinde akan gizli suların muttarit (yeknesak, birörnek) şevkinin aksi<br />sükutu beyhude dağıtırken, o mesut kalbe hangi gün, ne zaman, ne zaman<br />gireceğini düşünürdüm...<br /><br />Elem mevsiminin zehir rüzgarı ağaçların ve suyun rengini bozmadan, bilmem<br />seslerin o boş kapalı gölgeliğe dolacak mıydı?<br /><br />Kalbin ağaçlığı içinde akan gizli suların ümitsiz musikisi sanki hicrana<br />bir teselliydi.<br /><br /><br /><br />GELDİN - Bir gün akşamın ölgün duran o sonsuz ışık denizlerine batan ağaçlar,<br />batan ovalar sakinliğin ve hüznün barınağı oluyorken, kalbin elemlerini<br />yatıştırmağa geldin...<br /><br />Ey gençliğin ezeli hayali, o melul akşamın havası kadar gelişin bulaşıcı bir<br />sükundu.<br /><br /><br /><br />BİRLİKTE - Vahdet (birlik) yıldızlarının (takımyıldızlarının) nakışlarıyla<br />işlenen bir tül gibi üstünde titreyen bu gök bütünüyle bizim içindir, gecenin<br />dallarında şimdi açan bu ay, bu altın gül (bizim içindir)<br /><br />Bütünüyle bizim içindir aşk ile titreyerek uyanık kalan veya uyuyan ne<br />varsa, gülüşe alışkın geceye ait olan ne varsa, dudağımdaki sana ait buse,<br />dudağının hiç geçmeyen kırmızılığı benim.<br /><!--colorc--></span><!--/colorc--><!--sizec--></span><!--/sizec-->]]></description>
		<pubDate>Mon, 28 Sep 2009 21:12:18 +0300</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4622</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Şeyh Galip Sözleri</title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4600</link>
		<description><![CDATA[Hoşça bak zatına kim zübde-i âlemsin sen<br />Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen. <br />....<br />karakelamdada bir arkadaşımızın ismi de hoşca bak zatına.bu güzel eseri nickin olması bizleri mutlu ediyor]]></description>
		<pubDate>Tue, 22 Sep 2009 15:05:43 +0300</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4600</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Bedirhan Gökçe</title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4598</link>
		<description><![CDATA[Herkesin  hayatında tesadüfler vardır.<br />Herkesin  hayatında tevafuklar da vardır...<br />Kimi  tesadüflere sarılır, kimisi de tevafuklara... Kiminin yolu tesadüflerden geçerken  suskun bir geçmiş bırakır ardında; kimi ise tevafuklardan geçerken çığlıklar...<br />Bazen suskunluk çığlık olur, bazen çığlık suskunluk...<br />Ama  insan çığlığıyla da, suskunluğuyla da nedense hep 'insan' olarak anılır.<br />İnsan...<br />Hayat da böyle değil midir?<br />                İkisinin de sustuğu yerde bir öz  geçmiş çıkar ortaya. Oysa en öz geçmiş insanın mezar taşına yazılandır...<br />Doğum:  Şu tarih...<br />Ölüm:  Şu tarih...<br />Ruhuna  Fatiha...<br />Bir  Fatiha okur, geçer gidersiniz hiçbir zaman sımsıcak gelmeyen ama oldukça sıcak  ve bir sonu haykıran mezar taşlarının yanından...<br />Oysa  insanın üvey olan çok şeyi vardır ama nedense bir üvey geçmişi yoktur. Geçmiş,  özdür ve sadece insana aittir.<br />Ölümü  gibi insanın yaşamı da özdür ve düşündükçe, inandıkça kabuklar yavaş yavaş bir  zar gibi soyularak özün özüne ulaşırsınız.<br />İnanır mısınız bilmem, aslında  insanın öz geçmişi, yine insanın geleceğine dönük ışıltılı tılsımlar taşır.<br />Ama bunu ne öz geçmişe sahip olan  insan algılayabilir, ne de bu öz geçmişi okuyan... Çünkü genel hatlarıyla insanın  kendisini anlattığı birkaç satırlık yıllar ve yıllar içinde gerçekçi olduğu  kadar gizemli derinlikler içerir o satırlar.<br />Oysa O'na sorsanız, şu gün,  şurada doğmuşum, şuralıyım, şu şu okulları bitirdim, bir de şunu yaptım, der  geçer. Üzerinde durmaz. Durmak istemez. Zira hani dedim ya, geçen yıllar, her  insan gibi O'nda da, O'nunla birlikte yaşayacak yaralar açmıştır.<br />Aslına bakarsanız herkesin  özgeçmişi biraz yaralıdır ve nedense herkes, özgeçmişini yazarken, gelip gelip  acılara takılacağını bildiği için pek üzerine düşmez, düşmek istemez.<br />Ama biri bu öz geçmişi merak  eder. Azıcık araştırır ve yazar.<br />Her ne kadar O, Yani Bedirhan  Gökçe bütün alçak gönüllüğü ve kendinden bahsedilmesini sevmemesine rağmen.<br />Biri yazar:<br />Der ki, O, öz geçmişe değil, öz  bir geleceğe talip! Burada özden kasıt elbette kısaltılmış kelimelerle  anlatılan, derinliksiz bir 'öz' değildir.<br />Öz, yani töz...<br />Yine O'na, Bedirhan Gökçe'ye göre  'Biraz kül, biraz duman!' Yani yangın yeri bir yürek...<br />Ardahanlı olmasına Ardahanlıdır  da Kars, Iğdır alınıp, üzülmesin nezaketinden, 'Nerelisin?' diye soranlara, bir  çırpıda 'Kars-Ardahan-Iğdır' deyiverir.<br />En büyük özelliklerinden birisi 'Azıcık aşım, ağrısız başım', ya da  'Bir lokma bir hırka' kabilinden, onurlu bir yaşam edinmek amacıyla gecesini  gündüzüne katıp, çocukları için yaşamayı seçmiş dağ rüzgarı Zekeriya Bey'in  oğludur.<br />Annesi Gülgez Teyze...<br />Teyzelerin teyzesi, gözleri dağ  menekşesi kadar derin bakan Gülemeden gezen, yaşlandıkça güz, konuştukça can!<br />20 Mart gecesi Gülgez teyzenin  karnında hastaneye giden, 21 Mart sabahı 'Oğlunuz oldu, hayırlı olsun' diye  kucağına verilen Bedirhan, çipil gözlerle hastaneden çıkarken, kimse 21 Mart'ın  'Dünya Şiir Günü' ilan edileceğini bilmez.<br />Üstelik 'Bir lokma, bir hırka'  Zekeriya Bey, parasızlıktan oğlunu ertesi gün nüfusa yazdırır. Aslında Zekeriya  Bey, o gün Bedirhan'ı nüfusa yazdırırken, Bedirhan büyüdüğünde, nüfus  cüzdanının kimsenin görmediği yerinde o güne ait bir mahcubiyetin notunu okur  durur:<br />'Baba niye o gün yazdırmadın?  Birinden borç da mı alamadın?'<br />'Ne bilem ki oğul, bele olacak.  Bilsem alırdım, ya da 'dün doğdu öyle yazın' derdim...'<br />Gülgez ana girer araya,  Bedirhan'ının, oğlunun gözlerinin içene bakarak konuşur:<br />'Caaan der oğul kader, kader!<br />İnsan özgeçmişini kendisi yazsa belki bu yazının satır aralarına ilkokul  defterlerinin kenarına yapılan çiçeklerden bile yapar değil mi? Ama olmaz ki...<br />Bebek Bedirhan Gökçe farklıdır;  Gülgez Hanım anlatır ara sıra... Ama çocuk Bedirhan Gökçe daha da farklıdır.<br />Mahallenin güneş yanığı yanaklı,  ekmek düşmanı bebeleri top (bugünkü deyimle futbol) oynarlar ilk topa vurmada  yırtılıveren naylon ayakkabılarıyla. O değil oynamak, seyretmekten bile  hazzetmez. Ama para işinden hiç anlamamasına rağmen ve ticaretle uzaktan  yakından ilişkisi olmayacağı, olamayacağı ve olmadığı halde özellikle büyük  mahalle maçlarında su ve sakız satar.<br />Kazandığı parayı Kemalettin  Tuğcu'ya, Ömer Seayfettin'e yatırır. Okumak bir sevda gibi dilinin ucunda,  küçücük yüreğinin derinliğinde saf ve alışkanlık yapıcı bir tat bırakır.<br />Okumak bir bağımlılıktır, güzel  ve coşturucu bir bağımlılık!<br />Ama içinde, yüreğinde, bedenini  yay gibi geren bir his daha vardır: Spor sevdası.<br />Bu sevdanın özü ise nedense  Karate'dir. Neden biraz da aslında Zekeriya Beydir. Zira Zekeriya Bey, savunma  sporlarına meraklıdır. Olur ya bazen zaman, mekanın korumasında insanı açıkta  bırakabilir; özellikle de erkek adam güçlü olmalıdır. Dünyanın bin bir türlü  hali var!..<br />Cebinde üç kuruş sakız ve su  parası, gider yazılır Bedirhan Karate Kursuna. Başladığı, yaptığı her şeyde  olduğu gibi sadakatinin sınandığını bilerek yıllarca sürdürür Karate'yi.  Öğreticilik belgesi alır ve siyah kuşak 2.  Dan'a kadar yükselir... Ama yaşı büyüdükçe de zaman daralır... Öyle ya insan  büyürken zaman küçülür!<br />Artık uyumaya bile vakit  bulamayan, okumaya tutkusu bir bağımlılığa dönüşmüş olan Bedirhan Gökçe,  TRT'nin açtığı, yine tam bu sırada gazete kupüründen kestiği mankenlik ilanı  ile iki sınava birden girer. İkisini de kazanır.<br />Ama yüreğindeki ateşin erittiği ruh bu iki kalıba da uymaz...<br />Nasıl olursa olur ve yedi yıl boyunca okul tatillerinde çaycı olarak  çalıştığı kurumda, çaycı önlüğünü çıkarıp, kravatı takar. Ver elini Memuriyet...<br />Aynı şekilde ruhu burada da sıkılır...<br />Devlet babadan değil de Zekeriya  Babanın korkusuyla memuriyetini sürdürürken, çıkış için kapılar, pencereler  arar, çalıştığı kurumda. Bu arayış, spordaki başarısını madalyalarla süsler...<br />İşte tam bu sıralarda Türkiye'de  yaşanan özgürlük ortamıyla birlikte özel radyolar da boy göstermeye  başlamıştır.<br />Bir  akşam kendisini bir radyo mikrofonunun önünde bulur. İşte geçmişin özü de  burada o mümbit toprağına kavuşur.<br />20 Ağustos 1993 gecesinde 'İyi  geceler Ankara!' diyen Dünya Radyo'nun Bedirhan'ı  başkentinin   Bedirhan Gökçesi olur...<br />Kısa zamanda tanınır Başkentte...  1996 yılında bir teklif ile zaten kaçmaya yer arayan Bedirhan Gökçe'ye kapılar  ve pencereler açılır... Bir güvercin yüreği fırlar çıkar geceye...<br />Aile meclisi, şaşkınlık içinde  dinlediği Bedirhan Gökçe'nin gerekçeli kararıyla sunduğu memuriyetten, 'Devlet  Baba'dan ayrılma, istifa etme kararını, saygıyla ama korku ve endişeyle,  mecburen kabul eder...<br />1998 yılında Ankara'nın yerel  televizyonu Kanal A'da yaptığı şiir programıyla, kültür programları dalında  RTGD  TV OSCAR'ları ödülünü kazanır. 1999  senesinde şimdi hatırlamak istemediği, kendisini çok yoran ve üzen ilk şiir  albümünü ardından da aynı adlı şiir kitabı yayınlanır.<br />Sene 2000 i gösterdiğinde artık  yolunun İstanbul olduğuna karar verip, vatan borcunu da ödemiş olmanın  rahatlığıyla Radyo Tatlıses'e transfer olmuştur...<br />Artık yerel şöhreti ulusal olmaya  başlamış TGRT, TRT, CİNE 5 gibi ulusal TV'lerde yine şiir üzerine programlarına  devam eder...<br />Aldığı ve evinin duvarlarını bir  baştan başa kaplayan ödüller, yüreğinde birer dost yıldızlar olarak  dinleyicilerini ve seyircilerini yaşatırken, 2005 de yaptığı 'Başım Gözüm  Üstüne' adlı ikinci albümü, ayrıca aynı yıl 'Şifalı Hüzünler' adlı kitabı  çıktığında yüreğindeki sese kulak verir.<br />İyisiyle, kötüsüyle Radyo  Tatlıses'den ayrılarak hemen ardından Best FM'e geçer...<br />Acılar ve yalnızlıkların FM  bandı...<br />'3. Sayfa'nın yürekleri artarken  ve daha da güçlü çarparken, o bu sesin biraz gece biraz da içine kapanık  suskunluğunda, kendini dinler aylarca...<br />Bu dinleme sırasında Kral TV'de 39 bölümlük uzun soluklu 'İz  Bırakanlar'la iz bırakmanın ötesinde RTÜK'ün 'Doğru ve etkili Türkçe kullanımı  ödülü'ne layık görülür. Bu ödül de sayısız ödüllerin yanında bir dinleyici  ve izleyici kalbi olarak, onu yeni bir zaman ve mekanın içine doğru çeker...<br />O, şimdi, kendini dinleyenlerin  ve izleyenlerin yürek sesine ayarladığı sesinin yanı sıra dergi ve internet  sitelerinde günlük yazılar yazmaktadır. Ayrıca karış karış Anadolu'nun her  köşesine koşarak, adım adım yurt dışını dolarak, gittiği her yere şiir ve söz  ekmektedir.<br />Yani söz, yani töz...<br />Çünkü o babası Zekeriya Bey'in 6.  çocuğudur ve hislidir...<br />Bugün çok güvenerek çıkardığı  'Adam Kavgada Belli Olur' adlı albümü ile de en önemli işlerinden bir tanesine  adım attığını düşünmektedir...<br />VE BUGÜN TÜRKİYENİN EN BÜYÜK RADYOSU KRAL FM dedir<br />Ve inatla, Nüzhet Erman'ın dediği  gibi;<br />'Taş toprakmış,<br />Kış kıyametmiş dinlemez,<br />Şiir, kardelendir !..' derken, kurt kapanı şöhretler dünyasına  Nabi'nin diliyle seslenmeyi de kitabına da şerh düşerek ihmal etmez:<br />'Yıkanlar hatır- ı naşadımı ya rab berhüdar olsun,<br />Benim için namurad olsun diyenler bermurad olsun!'<br />Meraklısına birkaç not: Aileden  genetik Fenerbahçelidir...<br />Ama Ankara takımlarına ayrı bir  gönül bağı vardır.<br />O, 6. his olduğu kadar 21 Mart ve  en çok da Bedirhan'dır.<br />Ve  kendisi özgeçmişi hakkında konuşmadığı için Ali Ulurasba özgeçmişini kaleme  almaya çalışmıştır...<br />'İYİ  GECELER DÜNYA !' öyle ya.]]></description>
		<pubDate>Tue, 22 Sep 2009 14:07:40 +0300</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4598</guid>
	</item>
	<item>
		<title>Ahmet Haşim</title>
		<link>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4596</link>
		<description><![CDATA[Ahmet Haşim (d. 1885, Bağdat - ö. 4 Haziran 1933, İstanbul), sembolizmin öncülerinden Türk şair.<br /><br />Bağdat'ta doğmuştur. Babası mülkiye kaymakamlarından ve Bağdat'ın eski ve bilinen ailelerinden birine mensup Hikmet Bey'dir. Babasının Arabistan vilâyetlerindeki memuriyetleri sebebiyle düzensiz bir ilkokul tahsili gördü. Dil olarak da aynı sebepten sadece Arapça öğrendi.Annesinin ölümü üzerine 12 yaşında babasıyla birlikte İstanbul'a geldi. 1897'de Galatasaray Sultanîsine yatılı olarak verildi. 1907'de mezun olunca Reji İdaresine memur olarak girdi. Bir taraftan da Mekteb-i Hukuk'a devam etti. I. Dünya Savaşı'ndaki askerliği (1914 - 1918) sırasında Anadolu'nun çeşitli yerlerini görme fırsatı buldu. 1924'de Paris'e. 1932'de de hastalığı sebebiyle Frankfurt'a gitti. Çeşitli yerlerde memur olarak çalışan Hâşim, daha çok öğretmenlik yaptı. Sanâyi-i Nefise Mektebinde (Güzel Sanatlar Akademisi) mitoloji dersleri hocalığı ve Mülkiye Mektebindeki Fransızca öğretmenliği görevlerine ölünceye kadar devam etti.Hâşim'in sanat ve edebiyata ilgisi Galatasaray Sultanîsinde başlar. Bilinen ilk manzumesi "Leyâl-i Aşkım" 1901'de "Mecmua-i Edebiyye"de yayınlandı. Bu dönemde Muallim Naci, Abdülhak Hâmid, Tevfik Fikret ve Cenab Şahabeddin'in tesiri altında kaldı. Son sınıfta iken Fransız şiirini ve sembolistleri tanıdı. Bundan sonra kendi şahsiyetini gösterdi ve ilk şiirlerini kitaplarına almadı.1905 - 1908 tarihleri arasında yazdığı ve Piyâle kitabına aldığı "Şi'r-i Kamer" serisindeki şiirleri hayal zenginliği, iç ahenkteki kuvvet ve büyük telkin kabiliyeti ile dikkat çekti ve beğenildi.1909'da kurulan Fecr-i Âtî'ye girdi. "Edebiyatı ideolojinin değil, estetiğin emrine vermek" prensibinden hareket eden Fecr-i Âtî grubunun yayın organı Servet-i Fünûn dergisinde şiirler yayınladı ve Servet-i Fünûn - Edebiyat-ı Cedide - topluluğuna yapılan hücumlara makaleleriyle katıldı. 1911'de yayınlanan Göl Saatleri adlı şiirleriyle haklı bir şöhret kazandı. Fecr-i Atî dağıldıktan sonra siyasî ve edebî akımların dışında kendisine has bir şiir ve nesir anlayışının tek temsilcisi olarak kaldı.]]></description>
		<pubDate>Tue, 22 Sep 2009 13:50:00 +0300</pubDate>
		<guid>http://karakelam.com/kelam/index.php?showtopic=4596</guid>
	</item>
</channel>
</rss>